Bölüm 2; Yolculuk

                                                                       Bölüm 2; Yolculuk
Tüm işleri bitirip akşamın 9’unda eve geldiğimde kendimi savaştan çıkmış gibi yorgun hissediyordum. Kafamda bilinmezler, nelerle, nasıl karşılaşacaktım. Ya annemin oteline beni kabul etmezlerse? Başka otel organizasyonu da yapmamıştım. Annemin sadece ‘’gel odamda yer var’’ sözüne gidiyordum. Oysaki onlar tur ile gitmişlerdi. Beni kabul etmeleri maddi hesaplarına uygun olmayabilirdi, oda doldurulabilirdi ben gidinceye kadar. Aklıma bir sürü aksilik geliyordu. Hayatımda hiçbir yere böyle organizasyonsuz gitmemiştim. Hem de böylesine kapalı, bilinmez bir ülkede hiç olmaması gereken bir durum.
Yapacak bir şey yok, düşünmemeye çalışmak en iyisi. Umre ile ilgili bir şeyler bulup okumaya başlamalı deyip araştırmaya başladık. O sırada, Tv.de TRT Belgesel kanalında Hac ile ilgili bir belgesel başladı. Olay Hac ve Medine ayağında geçiyor olmasına rağmen Allah’ın hikmeti deyip pür dikkat izledik. Medine’ye de gitmem gerekiyormu bunu bile bilmiyorum. Umre için Medine ziyareti de gerekiyorsa zaman yok gidemem. Ne yapayım Umre’yi tamamlamadan,sadece annemle beraber Mekke’de olur gelirim diyorum.
Bir taraftan da internetten araştırıyor ve okudukça aslında, Umre’nin sadece Mekke ve Kabe’yi ziyaret olmadığını içerisinde farz bir takım ritüeller olduğunu öğrenmeye başlıyoruz. Bazı şeyleri anladık ancak konuyu toparlayamadan kafa karışıklığı ile en sonunda yattık.
Mekke kutsal şehir. Şehrin Mikat denen kutsal sınırları içerisinde sadece Müslüman olanlar girebiliyor ve zaten sonra resmini koyacağım bu kontrol noktalarından geçerek şehre giriliyor. Diğer din mensuplarına şehri sarmalayan ayrı bir yol vermişler ve bunlar kesinlikle şehrin Mikat sınırlarını geçemiyorlar. Müslümanlar ise bu Mikat sınırlarını geçmeden önce gusül abdesti alıp niyet edip 2 rekat namaz kılıp erkekler ihramlarını, kadınlar da tesettür kıyafetlerini giyip yola çıkıyorlar. Bundan sonra hayat son derece kontrollü. Diline, vücuduna, beynine hakim bir tavırda davranmak gerekiyor. Allah’ın huzuruna tüm yalınlığın ve dünya nimetlerinden arınmış saf halinle çıkmaya hazırsın demektir.
Uçak her ne kadar direkt Cidde’ye uçacaksa da Mekke Mikat hava sahasından geçeceği için Umre için gidenlerin bu hazırlığı yapması pratiklik açısından tavsiye ediliyor. Ben de usulüne uygun bu hazırlığı yaptım.
Umre’min sıra dışı olmasının bir diğer nedeni ise beni uğurlayanın olmaması. Tr.de bu işler epey şaşalı olur. Benimkisi pek bir minimalist. Birkaç arkadaşımın haricinde hiç kimsenin haberi yok. Can arkadaşlarımız Ayşegül ve Tayfun bu boşluğu hemen doldurup havaalanına gitmeden önce bizi kahvaltıya davet ettiler. Böylece  kahvaltı yapacak bile vaktimiz olmaması, hem de pek bir mahsun gidişimizi sıcak dostlukları ile bertaraf etmiş oldular. Sağolsunlar.
Artık ihramdayım erkekler namahrem. El sıkmak bile yok.
Bu güzel kahvaltıdan pek de bir şey yiyemedim. Ruhum, inanılmaz bir şekilde aşırılıktan, dünya nimetlerinden uzaklaştı. Birkaç lokma yetti doymama.
Artık ucmaya hazırım. Havaalanında veda anım.
Suudi Havayolları ile uçacagım. Bu bile beni geriyor. Bayan hostesleri var mı acaba diye düşünüyorum.
İhramın gereği olarak uçakta bayan yanı istedim. Eskiden böyle bir söz ancak espri olabilirdi.
Bekleme salonundan gördüğüm kadarı ile çoğunluk Umre yolcusu ve yalnız bayan bir tek ben varım. Kadınlar ve erkekler salonun ayrı bölgelerinde kadınlar genelde dışarı veya duvara bakacak şekilde oturuyorlar. Normalde gidip istediğim yere oturmaya alışık ben yanlış bir şey yapmamak için sürekli düşünerek hareket ediyorum. Ama bu durum bende gerginlik oluşturduğunu söyleyemeyeceğim. Sanki her şey içgüdüsel gidiyor. Bu arada saçlarım isyankar, örtü kayıyor ve sürekli düzeltmem gerekiyor.
Uçak tam zamanında kalktı. Uçak kalkmadan önce Peygamberimizin yola çıkmadan önce okuduğu seferi duası okundu. Bu dua Qatar, Emirates, Ethiad Havayollarında da okunur. Hayırlı yolculuklar anlamında.
 Yanımda Hintli kapalı anne,kız. Çok şekerlerdi. 23 yıldır Cidde’de yaşıyorlarmış. 20 yaşındaki oğlu orada doğmuş ve en sevdiği yer Suud’muş. Kızı da çok seviyordu. Dünya işte dedim herkes doğup büyüdüğü yeri arıyor. Oranın neresini seviyorsun denilemiyor.
Suud’da yaşam ile ilgili olarak tabiî ki aklıma gelen her konuyu sordum. Kadın Cidde’deki Hint Büyükelçiliği okulunda İngilizce öğretmeni, kızı da bir anaokulunda öğretmenmiş. Konuşmalardan anladığım kadarı ile tek yaptığı şey ibadet etmek, çalışmak, eve gelip ev işi yapmak Cuma günleri de Mekke’ye gidip dua etmek. Hayatında sokak, gezmek yok. Ama hayatından memnun görünüyordu. Belki aynı yaşlarda olabiliriz ama baya yaşlı duruyordu. Dizler bitmiş, yürüyemiyor. Kızın da tek eğlencesi  arkadaşlarının evine gitmekmiş. Ama yalnız sokakta dolaşamayacağı ve araba kullanamayacağı için babası götürürse. Sağolsun babam hemen götürür dedi.  Babası olmadığı zaman birkaç kız bir arabaya kaçak olarak binip istedikleri yere gidiyorlarmış. ‘’Ama çok hızlı hareket edip, nasıl davranacağımızı bildiğimiz için sorun olmuyor’’ dedi. Sevgi ve saygı dolu güzel bir aile gibi göründüler. Kesinlikle Hindistan’a dönmeyi düşünmüyorlarmış. Burası bizim evimiz diyorlar. Doğduğun yer mi, doyduğun yer mi demiş Atalarımız.
Ben Cidde’den Mekke’ye yapacağım yolculuğun güvenliğini sorunca hakikatten kaçırılma olayları çok oluyor aman dikkat dediler. Bir de sakın Pakistan’lı şoförlerin arabalarına binmeyin dediler.
Ayrıca Cidde’de hırsızlık çok oluyormuş. İnsanların otururken ellerinden cep telefonlarını alıp kaçıyorlarmış. Ben moral bulayım derken bir sürü negatif olay anlattılar. Yalnız dikkat ettiğim bir şey oldu Hintliler dışında Pakistan’lı kadın kaçırır, Sudan’lı hırsızdır vs. deyip herkes hakkında bir şeyler söylediler. Bana sanki biraz yanlı geldi doğrusu.
Uçak’ta en önemli an Kaptan’ın tarafından yapılan ‘’yarım saat sonra Mikat sınırları içine gireceğiz. Umre yapacakların gerekli hazırlıklar yapmaya başlayabilirler.’’anonsuyla başlıyor. Bu anonsla birlikte herkeste bir telaş başladı. Abdest alıp, hazırlanmak için. Yanımdaki kadın da tuvalete gitti ve bir süre sonra geldiğinde tuvalet o kadar pis ve yerler alınan abdest nedeni ile o kadar ıslakmış ki kendini ve kıyafetlerini ıslatmamak için çok zorlandığını söyledi.
Yarım saat sonra bir anons daha oldu. Mikat sınırlarına giriyoruz diye. Herkes dua okumaya başladı. Ben de dua okuyup,  Umre için tekrar niyetlendim.
Bu arada benim de merak ettiğim konuyu açıklayayım. Suudi Havayollarında pek de süslü bayan hostesler var. Oldukça da güzeller. Tabiki Suudi değiller. 
Yaklaşık 2 saat 15 dakikalık oldukça rahat bir uçuş sonrası Cidde’ye planlanandan yarım saat önce indik. Çok şükür.
Yanımdaki anne bana uçağın penceresinden yandaki terminali gösterdi. Bomboş ama kocaman bir terminal. Hac zamanı kullanılan Hac terminaliymiş. Cidde Havaalanı köhne görünüyor Suudi’nin şaşasından eser yok.
İnmeden önce bana saçımın ucu  göründüğünü söylediler. Hadi gene düzelttim.
İnince nasıl bir ortamla karşılaşacağımın merakı içerisindeyim.
Yine havaalanı otobüsünde kadınlar ayrı erkekler ayrı yerlerde.
Sıramı beklerken hayatımın en ciddi duruşunda olduğumu söyleyebilirim. Korktuğum hiç olmadı. Gümrükten geçmem birkaç dakika içinde gerçekleşti. Bavullar anında geldi. Doğrusu hiç bu kadar hızlı bir giriş beklemiyordum.
Bir taraftan da etrafı inceliyorum. Etrafta başı açık 1-2 kadın gördüm. Hatta basenlerini örtecek uzunlukta kıyafet ile. Cidde Suud’un en açık şehri olduğu için olabileceğini hatırladım. Başkent Riyad, Taif veya Kutsal şehirler Mekke ve Medine’de bu durum geçerli değil. 
Dışarı çıktığımda onca para verip, beni alması için ayarlanmış taksi şoförü ortalarda yoktu. Başladım aramaya. Etrafta bazı bildiğimiz veya daha lokal araç kiralama şirketlerinin büroları var bir tek bu adı MAMLAKAT olan şirketin bürosu yok. İnfo’daki görevlilere taksinin bağlı bulunduğu şirketin adını sormak istedim adamların bakışlarından hiç hoşlanmadım. Yaklaşık 15-20 dakika boyunca deliler gibi adamı aradım. En sonunda yan yana oturduğumuz anne kızla tekrar karşılaştık. Bana adınız
 N – E – S – E ’mi dediler. (Buralarda daha adımı ilk seferde söyleyeni hiç duymadım. Hep böyle harf harf söylerler.)  Evet deyince ”sizin soför bak şurda sizi arıyor” dediler. Cok şükür.
Uçak yaklaşık yarım saat önce indiğinden şoför yetişememiş. Kızamadım.

Araba neyse ki yepyeni kokuyor  ve çok lüks. Ohhhh deyip kendimi koltuklara attım. Yaşadığım gerginliği atıp, işin tadını çıkartmaya karar verdim. Baktım şoför İngilizce çat pat da olsa biliyor. Sohbet edip genel bilgiler alayım dedim. İlk sorum; Nerelisin? oldu. Cevap; Pakistan.

İNANCA YOLCULUK; UMRE Bölüm 1; Hazırlık

İNANCA YOLCULUK; UMRE

Bölüm 1; Hazırlık
Annemin Umre’ye gitme durumu kesinleşince kendimle çok konuştum. Bir tarafım annemle yapacağım Umre’nin unutulmaz bir anı olacağını söyleyip katılmalısın ve bu fırsatı kaçırmamalısın derken diğer tarafım, ‘’süre çok uzun üç hafta, üstelik çalışıyorsun, yılbaşı tatiline Kaan gelecek, hep birlikte başka tatil planı var nasıl gidersin’’ diyordu. Ben keşke gidebilsem ile yaşadığım dönemde annem Umre’ye başladı, Kaan geldi, tatile gittik, döndük ve en sonunda Kaan’ı uğurladık.
Kaan’ı yolcu ettiğimizin akşamı evde otururken booking.com’dan bir mail aldım. ‘’Neşe, Londra, Dubai ve Mekke otellerinde indirim var’’. Oğlumu uğurlamadan sonra düştüğüm boşlukta hemen ilgimi çekti. Acaba annemin Umresinin son 4-5 gününe yetişebilirmiyim diye düşünmeye başladım. Anlayacağınız vahiy son derece teknolojik bir şekilde booking.com’dan geldi.
Ertesi sabah gidip araştırayım mı konusunda çok çelişip en sonunda dayanamayıp, atladım Suudi Arabistan Büyükelçiliğine gittim.
Macera benim göbek adım misali, kapıda Elçiliğin açılmasını beklerken, karşı kaldırımda bir bisikletli gördüm. Hani şu evini bisikletine yükleyip dünyayı gezen tiplerden. Erken gitmişim yapacak bir şey yok öylecene beklediğim için ”keşke buraya gelse de laflasak da zaman geçse biraz” diyorum. Hem bu tür hayatlar çok ilgimi çektiğinden, hem zaten seyahati sevdiğimden en önemlisi de Katar gibi bir ülkede böyle birini görme şansının sıfıra yakın olması nedeniyle gelecek mi diye bakarken geldi. Bu nasıl bir olasılık, Katar’da, Suudi Arabistan’ı bisikleti ile geçmek için vize almaya gelmiş bir Çinli. Tabiî ki başladık sohbete. İngilizcesi çok zayıf.  Çin’de restoren işletirken 18 yıl önce her şeyini satıp, dünyayı gezmek için yola koyulmuş. Dünya etrafında enlemesine kaç tur atmış. Güneye gidememiş ‘’okyanusu aşmak çok pahalı’’ dedi. Bana foto albümünü gösterdi. Kendisi ve foto albümü o kadar pisti ki fotolara bakarken oldukça rahatsız oldum. Amca, 18 yıl önce seyahata başlarken çekilmiş fotografını gösterdiğinde inanamadım aynı kişi olduğuna. Kelimenin tam anlamı ile erimiş, dişler dökülmüş. Perişan durumda. Daha da 7-8 yıl devam etmek niyetinde.
Yaklaşık yarım saatlik bir sohbet sonrası bizim kapılar açıldı ve ben hoşçakal deyip ayrıldım. Amca’yı da bir daha göremedim. Açıkçası, vizeye başvuranların hepsi içeri girerken o nereye gitti anlayamadım. Suudi’ler ‘hadi len gözümüz görmesin seni ne bu hal’’ deyip yok mu ettiler diye bile düşündüm.
İçeri girdiğimde ilk şoku yaşadım. Herkes kapalı ve bir tek ben açık. İçerde kendimi uzaydan gelmiş gibi hissettim. Keşke evde, arkadaşımın verdiği Abhaya’yı giyip gelseydim, bu halde bunlar bana vize de vermezler, hatta Elçilikten beni içeri aldıklarına şükür dedim. Neyse, yapacak bir şey yok, sıram geldi, görevli memur ile konuşacağım ama kimse İngilizce bilmiyor. Aradılar, bir bilen geldi o da çat pat. Ve söylediği ilk şey, ‘’Arap ülkesinde yaşıyorsun niye Arapça bilmiyorsun’’ oldu. Taş altında kalırım laf altında kalmam misali ben de ona ‘’sen neden Türkçe bilmiyorsun ve bana bu ülke iş daveti yaptı kimsede sen Arapça biliyor musun diye sormadı’’ deyince sustu, hatta gülümsedi.
Söyledik söyledik te, bu adamlar kadınların böyle cevap vermesine alışkın değil kendi kendime ‘’artık rüyanda alırsın vizeyi’’  dedim.
Vizeyi aracı kurumlar hazırlıyormuş. ‘’Şurada bekleyen adamlardan birinle anlaş’’ dedi. Bir sürü entarili adam var ama kime gitsem İngilizce yok. Sanki burası ayrı bir dünya.  En sonunda Kareem adında gençten Mısır’lı sevimli bir oğlan geldi. En azından iletişim kurulabilecek kadar İngilizcesi var. Benden pasaportumu aldı. Yaşımı sordu. Suudi Arabistan’da kadınların araba kullanması yasak, dahası ben de bilmiyordum 45 yaş altı kadınların yalnız seyahat etmeleri de yasakmış. Yanlarında mahrem olan bir erkek olması gerekiyormuş. İlk defa yaşlanmanın avantajını gördüm. Yoksa gidemezdim. Kareem bana yaşımı sorunca birden en son 47’de kalmışım, 47 dedim, sonra düzelttim 48 dedim yine hatırladım 2015 olunca 49 oldu. Ağzında diş teli olan bu saf çocuk ben her yaşı söylediğimde başını sallıyor, yeterli demek istiyor ama ben devam ediyorum en sonunda aman tanrım ne ara ben 49 oldum deyip şaşkın bir ifade ile finali yapınca bir baktım gözleri fal taşı gibi açılmış bana bakıyor ne yapıyor bu kadın diye. Allahtan 49’da final yapınca o da rahatladı ben de. Pasaportumu ve iki resmimi alıp gitti. Yarın başvuracağım, 2 gün işlemler, Perşembe alırsınız deyip ayrıldı. Günlerden Pazartesi. Ben sürekli ‘’başka belge istenmiyor mu’’ diye sorup duruyorum o da ‘’ yok hayır’’ diyor. İçimden de tanımadığın birisine pasaportunu verdin deyip duruyorum. Bir taraftan da ‘’aaa bu belge de lazım’’ demesini bekliyorum ki eve varmadan yolda aradı otel rezervasyonu istiyor. Araplar bir işe başlarken çok kolay diye başlayıp arkadan şu da lazım bu da lazım deyip bir türlü işi toparlayamazlar. Yanılmadım.
Neyse, birkaç zorluktan sonra çakma bir otel rezervasyonu yaptım. Çünkü, annemle birlikte kalacağım. Ama onların kaldığı yer böyle işler yapmıyormuş. Tur lideri rezervasyon yapmaya taa Suudi’ye geliyorum dedi. Bu devirde ne kadar ilginç değil mi? Trip Advisor’a baktım otel ile ilgili hiç review yapılmamış olması dikkatimi çekti. Ama sonradan anlayacaktım, müşterilerin o teknolojik düzeyde olmadığını. Gidince görecektim en entelektüelleri annem.
Neyse ki başka bir isteği olmadı Kareem’in. Sonradan kendisi ile de arkadaş olduk. Hep bilgilendirdi. Hatta Suudi’deki hayat, yalnız seyahatim vs. gibi konuları konuştuk hep. Beni cesaretlendirdi. Çünkü, gittiğimi duyan arkadaşlarım yapma, yalnız gitme kadınları kocalarının yanından bile kaçırıyorlarmış dediler. Hatta, taksiden inerken önce kadın insin, binerken ise sonra kadın binsin diyorlar. Yoksa, kocasını dışarıda bırakıp kadını alıp götürüyorlarmış. Binbir türlü negatif şeyler duydum, ama nedense pek takılmadım. Evde Kemal’in de oralarda yaşamış birisi olarak ilk söyledği şey kadınların kaçırılması oldu. Artık işi espriye vurdum. Yalnız seyahat edebildiğime göre yaşlıymışım baksana, beni alan hemen geri getirir filan diye.
Açıkçası, vize alabileceğime hiç ümidim yoktu, Kemal ise tam tersi verirler diyordu. Perşembe geldi, sözleştiğimiz gibi Elçiliğin önünde buluştuk. Bu kez giderken havaya gireyim bari deyip resimdeki gibi hazırlanıp gittim. Üstelik Elçiliğe girmeyip, dışarıda bekleyeceğim halde.

Kareem sağolsun her aşamayı bilgilendirdi. Ve en sonunda kucağında bir sürü dosya ile Elçilikten dışarı çıktı. Elçiliğin yanında toz toprak içersinde büyük bir park yeri var. O o tarafa arabasına doğru gidiyor. Ben ise asfalt kısa sureli park edilecek kısımda bekliyorum. Elçiliği V harfinin köşesi diye düşünürseniz ben bir uçtayım o’nun arabası bir uçta. İstiyorum ki arabasına yönelmeden bana uğrasında pasaportu versin.  Uzaktan geldiğini ve diğer tarafa yönlendiğini görünce ”Kareeeeemmm” diye seslendim. Araplar kadınların sokaklarda yüksek sesle konuşmasına alışık olmadıkları için o sırada Kareem gibi iş takibi yapmakta olan tüm entarili Araplar şok etkisiyle bir anda döndüler bana bakmaya başladılar. Kareem de döndü baktı ama Abhaya’nın içinde beni tanımadı kafasını çevirdi.  Ben hala seslenmeye devam ediyorum. Kareeeeemm, it’s me, Neşe, Neşe. Hala tanımadı ve arabasına yönlendi. Benim bağırmalarım da boşa gitti. Çaresiz yol yapımı nedeniyle açılmış çukurları ve engebeleri aşarak yanına gittim. Bana baktı, baktı, baktı… Benden böyle performans (Abhaya) beklemiyordu sanırım. Bir de Elçiliğe gireceğim zaman niye giymedim de şimdi hiç içeri girmeyeceğim halde giydim diye düşündü sanırım. Ben hemen duruma açıklık getirdim. Umre’ye adapte olmak için dedim. Kafasını sağa sola salladı. Yaş konusundaki performansımla birlikte sanırım içinden biraz garip biri (çatlak) olduğumu düşündü.
 Aldım mı vizeyi diye sordum ‘’bilmiyorum’’ deyince çöktüm. Meğerse işi bitmiş pasaporların hepsini vermişler o da benimkisi içlerinde mi diye kontrol etme şansı olmamış henüz. Beraber baktık. Ohhh çok şükür. Almışım.
O an ilk aklıma gelen ‘’eyvah gidiyorum, ne yapacağım ben şimdi’’ oldu. Benim gibi Umre’ye giden var mıdır acaba? Bugün vize,yarın uçuş. İnsanlar maddi ve manevi olarak yıllarca hazırlanarak gidiyorlar. Böyle bir ziyaretin gerekleri nelerdir hiçbir fikrim yok. Benimkisi, öncelikle annemi memnun etmek, onunla bu özel zamanları paylaşmak ve ikimizin hayatında da unutulmaz bir anı yaratmak ve biraz da meraktı. Yoksa, dini dürtülerle başlamış bir şey değil.
Tabiki ilk işim koşa koşa ertesi gün için biletimi almak oldu.
Mekke’de havaalanı yok. Sanırım güvenlik açısından. Seyahatin en önemli ayağı uçağın indiği Cidde’den Mekke’ye yapılacak yolculuk. Otobüsler, taksiler var. Annem çok alem. Onlar turla her işlerini güven altında yaptıkları için ‘’atla bir otobüse gel, her yere yalnız giden birisisin buraya da gelirsin n’olcak’’ diyor. Ülkenin gerçeklerinden o kadar uzak ki. Tabiki stress olmasın diye ona ”olur öyle gelirim” dedim. Ama böyle bir annem olduğu için kendimi çok şanslı hissediyorum bizi hiçbir şeyden korkutmadı. Hep yaparsın dediği için de bizler herşeyin üstesinden gelebildik çok şükür. bu arada annem sadece son derece faydalı ;))) bir tavsiyede bulundu ‘’başını örtte gel iyi mi, burası kapalı bir yer’’.
Cidde-Mekke arası 100 km. Yolculuğunun güvenli olması için uçak yolculuğuna verdiğimiz paranın yarısı kadarına buradaki en bilinen, ciddi seyahat şirketi aracılığı ile taksi tuttuk. Bana kalsa bu kadar para verip taksiyi de tutmazdım ama. Hatta Kareem daha ucuza taksi teklif ettiği halde Kemal bir türlü ikna olmadı.

Artık hazırdım. Tabiki resmi olarak. Oysaki, Umre nedir, nasıl yapılır hiçbir fikrim yoktu. Hadi hayırlısı.

OXFORD


Cambridge’e gittigim hafta icerisinde bir gun de  gunubirlik olarak Oxford’a gittim.
Bu kez Kaan’i gorebilecektim.
Oxford, Londranin kuzey batisinda yine tren ile yaklasik 1 saat mesafelik bir yol. (80km.)
Sehir, Ingiltere’nin en eski sehri oldugu soylenmekle birlikte, 9. yy. da kurulmus. Anadolu’da bircok sehrin M.O. 5.000-8.000 arasi kuruldugu dusunulurse dunyadaki unune karsin cok yeni bir sehir oldugu soylenebilir. Bu unde dunyadaki siralamada ilk ucte yer alan Oxford Universitesinin onemli bir yeri oldugu kesin.
Oxford, Cambridgeden biraz daha kalabalik olmakla birlikte 150.000 nufusa sahip ama hala alistigimiz anlamda buyuk bir sehir nufusu kadar degil.
Ingiltere’nin nufusunun 60 milyon oldugu belirtiliyor. Bu kadar kucuk nufuslu sehirlerle nasil bu ulke nufusuna ulasiliyor anlamadim dogrusu. Toplam sehir sayisi da Turkiye gibi 80 kusur degil. Degisik kaynaklar degisik sayi vermekle birlikte 50-60 seviyesinde oldugu soylenebilir. Londra’nin nufusu bile 8 milyon seviyesinde ki bu populasyon 14-15 milyon seviyesindeki Tahran ve Istanbul’dan cok dusuk. Anlamadim ben bu isi.
Oxford’u gormek icin heyecanliydim. 
Cunku, benim gezimden bir kac ay once,  Eric Clapton; Phil Collins; Genesis; The Rolling Stones; Led Zeppelin; Crosby, Stills, Nash, and Young; Aretha Franklin; Ray Charles; Yes; Frank Zappa gibi daha bir cok unlunun  yapimcisi, yine meshur Atlantic Records’in kurucusu, rahmetli Ahmet Ertegun’un esi  Mica Ertegun rahmetli esi ile,ikisi adina  Oxford Universitesi’ne hatiri sayilir bir bagis yapmisti.
Kendi kendime, “istermisin Turk oldugum icin,  Oxford, beni tren garinda karsilasin” dedim.
Ama, inince baktim kimse yok .:(((
Her yerde oldugu gibi Oxford’u da daha baska bir cok alternatif olmasina karsin yuruyerek yalniz gezdim.
Hadi Oxford’u fotograflarla gezelim.
Sehre hemen giriste alttaki taksiyi gorunce, bir kimyaci olarak akrabami gormus gibi oldum. “Benim icin Oxford guzel bir karsilama yapmis” dedim. 
Resimde rahat gorulebilir mi bilmem ama taksinin ustu peroyodik tablo ile kapliydi.

Sonra sehri gezdikce buranin Kimyacilar icin bir cennet oldugunu gordum.

Binalar klasik donem mimarisinde. Ama cok siyahtilar. Sehir tum Harry Potter filmlerindeki goruntu gibi siyahti. Bu benzetmenin sonucunda beni bir surpriz bekliyordu. Surprizimi birazdan aciklayacagim. Simdi kaldigim yerden devam.
Birazcik icimin karardigini soylemeliyim.  Eski sehir  kendimi ortacag Ingiltere”sinde hissettirdi.
 Avrupa sehirlerinin vazgecilmezi bisikletler burada da yasaminin merkezinde yeraliyordu ve zaman zaman asagida oldugu gibi Otantik mimari ile bisikletler guzel bir uyum icinde goruntu veriyorlardi.
Oxford’da tum Ingiltere’de oldugu gibi cok guzel mimari ornekler  gordum.

                                                                         Detaylar muthis.

                             
                                    Bu pasajlar sanrim donem mimarisinin onemli bir parcasi.

                                           Buyuk avlulu binalar sehrin simgesi gibiydiler.

 
 
Birbirinin ikizi kadar benzer bahceler.
Binalarin icleri en az dislari kadar estetikti.
Tavanlar, duvarlar…
 
Yer karolari
Vitraylar

Iste surprize geldik. Bu salonu hatirladiniz mi?

Megerse, Harry Potter filmleri Oxford’da cekilmis. Hic bilmiyordum. Filmin cekildigi meshur Christ Church. ve onun meshur yemek salonu. Resmen ziyaretci akini vardi. Zaten yazar J.K. Rowling Oxford’un fahri hemsehrisi. Sehire ciddi bagislar yapiyormus.

Cok eski bir agac koku kaldirilmamis.

                                       Bahcedeki bu guzel tasarimi yaratici buldum dogrusu.

Kilisedeki dilek kapisi. Okuyunca hasta akraba, saglik, baris gibi evrensel dilekler oldugunu gordum. Ama once “please pray for”, standard kalibi ile bizimkilerden daha nazik geldi.
Tum gunun yorgunlugu uzerine donus yolundaki bu kendi birasini kendi yapan minik birahane ile karsilasmak benim icin gunun surprizi oldu. Megerse Clinton’in bile ugramadan gecmedigi meshur bir yermis.
Yaptigim arastirmalarda Oxford’un biracilikta meshur oldugunu gordum.

Birahanenin ici. Clinton’in tercih ettigi menu de belirtilmis.
Birahanenin en ilginc bolumu musterilerin kravatlarinin uclarindan olusan, tavanlara bile tasmis, sonsuz kravat ucu kolleksiyonu.
Kacar mi, serde biracilik olunca, hemen kendime bir guzellik yaptim. Tabiki Ingiltere’ye gelinir de Ale icilmeden gidilmez. Ama ben bir biraci olarak sadece Ale ile de kalmadim tabiki. Yorgunlugumu aldi resmen. Taze bira tadini ozlemisim.
Guzel bira ve yemeklerden sonra sehri donus yolunda ara sokaklari ile gezerken yine ilginc goruntulerle karsilastim.
En alttaki ilan dikkatimi cekti.Neden digerlerine gore parasi az acaba. Potansiyel az oldugu icin olabilir mi? Yine de Turk ogrencilere iyi bir alternatif olabilir diye dusundum.
En eski binalarda bile son derece modern teknoloji uygulamasini gormek sasirticiydi.

                                                                   

                                                                     Town Hall

Tam artik Oxford bitti dedigim sirada sehrin cikisinda cok guzel bir park ile karsilastim. Hele  de Oxford Universitesinin parki olunca dayanamadim, daldim iceriye.

                                         Bitmek tukenmek bilmeyen bir park ile karsilastim.
                                         Alabildigine tipik Ingiliz tipi cim tenis kortlari.

Cok degisik turden agaclarla cevrili yuruyus yollari.

Parkin sonunu getiremeden donus treninin kacirmamak icin geri dondum.
Tren yolunda karsilastigim manzaralar.
Dil ogrenmeye gelmis, Lise cagi ogrencileri. Nasil da pratik yapiyorlar degil mi!!!
Oxford universitesi de bir Kolejlerden olusmakta. Kaan Queen’s Kolejde egitim aldi. Yalniz buradaki Kolejler daha bir sehrin icinde ve daha az yesil geldi. 
Oxford Universitesi ile ilgili yapmis oldugum arastirmalarda bana ilginc gelen, sizlere de cok ilginc gelecek siradisi bir bilgiye ulastim. Simdiye degin sizlere hep kultur, sanat, tarih anlattim.. Nereye kadar karin doyurur. Iste asagidaki linkte en alttaki elemandan en ustteki profesore, yoneticilere  kadar Oxford Universitesinde calisanlarin maaslari. Hem de o kadar acik ki inanamadim. Oxford’lu bir Prof. ne kadar maas alir. Iste size hizmet.
Bu arada o kadar yol katedip geldigim Oxford’da Kaan ile toplam uc dakika kadar gorusebildik. Kendisi cok yogundu!!!
Iste kaniti.
Cambridge gibi 7-8 saat boyunca yuruyerek gezdigim Oxford, hatiralarimda, siyah sehir olarak yer alacak.

CAMBRIDGE

Cambridge, UK gezimin en sevdigim duraklarindan biri idi. Akademik alanda bir ekol olan bu universiteyi ve sehri gormeye can atiyordum. Aslinda Kaan o hafta Oxford’da idi. Ama benim Cambridge’I gormeye baska sansim olmadigi  ve Cambridge’i gormeden donmeyi de  icime sindiremedigim icin ilk haftama gunubirlik 1 gun Cambridge, 1 gun de Oxford gezisi  sigdirdim.
 Athya’nin telefonunda Londra metrosu haritasi kayitli. Her aksam bir ertesi gun icin haritaya bakip konusuyorduk zaten. Bu haritayi kullanarak gidecegim hatlari belirliyordu ama ben yine de metro gorevlilerine her gun onaylattiriyordum.Gorevliler, Metroda bulunan haritalarda gidecegim istasyonlari daire icine aliyorlardi. Hic konusmaya anlatmaya gerek kalmadan her sey anlasilir hale geliyordu. Adamlar artik asmislar. Turiste yardimda inanilmaz bir sistem var. Yine ayni yontemle kolaylikla Cambridge trenini buldum.
Tren kohnemsi bir sey. Ve o kadar sakindi ki nerdeyse koskoca trende uc bes kisi var gibiydi. Cambridge, Londra’nin 90km. kuzey dogusunda bulunuyor.  Yolculuk, yaklasik bir saat suruyor.
Cambridge Tren garindan cikinca ilk sok etraftaki bisiklet miktarini gorunce yasaniyor. Resimde gorunen toplam miktarin dortte biri kadardir herhalde. “Bu manzara nasil entellektuel ve akademik bir sehre geldigimin  bir gostergesi” diye dusundurdu.

Sehrin girisinde harita koymuslar. Zaten kucucuk ve basit bir sehir. Aslinda, sonradan gezdigim, Oxford, Edinburgh, Liverpol, Manchaster’i da gordukten sonra Ingiltere’nin sehirlerinin gayet kucuk ve oldukca planli oldugunu anliyorum.  Bu iki ozellik sayesinde de rahatlikla gezilebiliyorlar.
Genel bilgi olarak Cambridge’in  2011 nufus sayimina gore nufusu 123.900. Yalnis okumadiniz binler seviyesinde. Milyonlar degil. Yuzolcumu ise 115.6km2 deniyor. Fikir olusturmasi icin Izmir’in yuzolcumunun 855km2, 2011 nufus sayiminda nufusunun ise 4.005.459 kisi oldugu belirtiliyor.
 Cambridge nufusunun 20-25 bin kadari ogrencilerden olusmaktaymis. Dusunsenize nufusun yaklasik 5 te 1’i. Bir de ogretim uyeleri var tabiki. Bu nedenle Cambridge’e  bir Universite sehri deniyor.
Basliyorum sehrin merkezine dogru yuruyuse.  Yol boyunca cok sevimli, karakteristik Ingiliz tipi binalar goruyorum. Sehir yemyesil. Tarih korunmus. Boyle bir manzarada yururken kendinizi ruyalar aleminde, tarihin icinde hissediyorsunuz. Hava tertemiz, gokyuzu masmavi ve hic egzos gazi yok. Yagmur az ciselemeye basliyor ama rahatsiz etmeden. Tam yagmurlugumu giymeye kalktigimda, gunes gulen yuzunu gosteriyor. Sanki “saka yaptim hadi sekerim, seni uzermiyim hic yola devam” diyor. Bu inanilmaz guzel yuruyus sirasinda gunlerdir yurumekten ayaklarimda , sirtimdaki  10 kg.lik cantadan da omuzlarimdaki dayanilmaz agrilari bile unutuyorum.

Yolun  buyusunden hafiften siyrilip etrafa dikkatli baktigimda bu binalarin “dil merkezleri” oldugunu anliyorum. Hani tum dunyadan Ingilizce ogrensinler diye gonderilen ogrenciler iste buralarda yarim gun ders aliyorlar. Ogleden sonralari ise serbest zaman. Ilk anda yasadigim duygu tam anlami ile  SOK. Cunku, hic boyle evden bozma yerlerde egitim alindigini hayal etmemistim. Daha okul havasinda bir yerler hayal ediyordum sanirim. Ama simdi saglikli kafa ile dusununce neden olmasin.” Dil ogrenmek nedir ki bir tahta,  bir hoca. Ustelikte kulturlerini yansitan tarihi binada” diyorum. Ogrenciler icin guzel bir deneyim olmali.

Sehrin girisinde botanic bahcesini goruyorum. Gezmek icin gidiyor ama beni Cambridge’te nelerin bekledigini bilemedigim icin vakit ayirip giremiyorum. Gorevliye sordugumda en az 1.5 saatlik bir yuruyus yolu oldugunu soyluyor.

Hemen bir kahve molasi vermek icin bir kafeye yerlesiyorum. Bu hafta Ingiltere’deki ilk haftam. Yurumek ve agir canta tasimaktan dayanilmaz agrilar icindeyim. Aslinda yuruyecek halim olmamasina ragmen yilmiyorum. Kahve ile birlikte birkac agri kesici aliyor biraz soluklaniyorum. Ayrica bu molalar ayni zamanda teenager time. Gezimi asama asama yayinliyorum. Kisa moladan sonra ah vah deyip yola koyuluyorum.

Sehrin girisindeki klisede bir hareket gorup iceri daliyorum. Iceride daginik vaziyette oturmus 10-15 kisi var. Ben en arka siralardan birine oturuyorum. Basliyorum etrafi incelemeye.  Papaz bir seyler soyluyor. Herkes onlerde arada buyuk bosluk var. Sonra benim ve 3 tane daha adamin oturdugumuz arka siralar var. Bu uc adamin tipleri biraz ilginc geliyor. Pek papazi dinlemiyor, etrafi kesiyor durumundalar. Anlayacaginiz, hic ruhani bir boyutta degiller. Tipleri kayik olmasina ragmen kravat ve pardosu giymis zoraki bir ciddiyet halindeler.

Bir sure sonra papazin konustugu yerin onunde iki grup siranin tam ortasinda tahta bir sandik gibi bir sey gozume ilisiyor. Ay buda ne filan derken aslinda bir cenaze toreninde oldugumu o sandigin da tabut oldugunu anliyorum. Olen 80 kusur yasindaki teyze icin toplasmislar. Bu kadar az katilim olmasi ve kimseden bir kirik gozyasi gelmemesine sasiriyorum.  Bizde 90’in uzerine bile “doyamadik” deyip aglamamiz tezatligi geliyor aklima. Toreni epeyce izledim. Soylenenler daha cok latince olunca pek anlamadim. Daha sonra  yanimdaki garip kilikli kisilerin ikisinin  tabutu tasiyan parali kisiler oldugunu ucuncu kisinin ise toreni organize eden sirketin yoneticisi oldugunu, sira tabutu tasimaya gelince, anliyorum. Muslumanlikta tabutu tasimak gorevdir, sevaptir. Bu nedenle de kargasadir. Hatta bazen gerek tasiyanlarin boy farkindan gerekse de birbirlerine aktarma sirasinda olusan senkronizasyon bozuklugundan tabut dusecek gibi olur. Burada ise kimse atilip tasimaya calismayip yolunda yurudugu icin  duzen hakimdi.  Disarida sanirim yine kiralanmis siyah tertemiz arabalar beklemekteydi. Katilimcilar tertemiz siyah kiyafetler icerisinde sakince arabalara yerlestiler.

Muslumanlik ile Hiristiyanligi bu acidan karsilastirdigimda bizde duygu yogun,  estetik yok, onlarda ise tam tersi oldugunu goruyorum.
Bu arada tren garindan sehre olan birkac km.lik yol da bitmis sehrin icerisine gelmis bulunuyorum. Saatler ogleden sonraya geldigi icin kursiyer ogrencilerin dersleri bitmis. Basliyorum ogrencileri izlemeye.  Ilk etkilendigim sey, gruplar halinde oluk oluk gelen ogrenciler oluyor.Hayatimda herhalde ben bu kadar cok ogrenci birarada gormemistim.  Her cins, her millet, her renkten, dunyanin dortbir tarafindan gelmis ogrenciler. Daha cok lise cagi ogrencileri. Kaldiklari yerlere kendi arkadas gruplari ile yuruyorlar. Maalesef bu cocuklarin arkadas gruplari da kendi ulkesinden birlikte geldikleri arkadaslari. Dolayisi ile herkes kendi dilinde konusuyor. Bu durum bende ikinci bir sok yaratiyor. Dusunun aileler, bu cocuklari ulkeyi hissetsinler, dillerini gelistirsinler diye buyuk paralar yatirip gonderiyorlar ama onlar okulda derslerde ne gordulerse o kadar. Sonrasi herkes kendi dilinde yola devam ediyor. Gondermek isteyenlere onerimdir, cocuklarini okullari veya arkadaslari ile gondermesinler. Bence tam amacina ulasamiyor. Hatta Cambridge , Oxford gibi meshur yerlere degil de daha kucuk yerlere gondermelerini tavsiye ederim. Cunku, Cambridge ve Oxford’da  muhakkak bir vatandasini bulurlar ayrica buralar oldukca pahali. Duyduguma gore koyler, kasabalarda daha butik yapilan yerler varmis arastirmak lazim.  
Bir de dil ogrenmeye gelen bu ogrencilerin aksam hallerini gordum inanamadim. Zannedersiniz, hepsi gece klubune gidecek. Bu nasil hazirlik boyle. Anladim ki bu is dil ogrenme, kultur edinmeyi asmis.
Sehrin icerisinde bakinirken kendime zamandir aradigim ozellikte polar 3 £’a bir yelek, 15 £’a guzel bir  ust aliyorum. Cambridge Londra’ya gore oldukca ucuz geliyor.
Kucuk alisverisimden sonra basliyorum Universiteyi  kesfetmeye.  Cambridge Universitesi 29 tane Kolej’den olusmaktaymis. Cok zamanim olmadigi icin sadece Kaan’in ders yaptigi koleji gezebilecegim.
Burasi  sehrin merkezinde Cambridge Universitesine bagli Emanuel College. Kaan gelmeden once harita uzerinde o kadar calismisiz ki herseyi elimle koymus gibi buluyorum. Yorum yapmadan sizleri resimlerle basbasa birakiyorum.
Disaridan bakinca. Siradan tarihi bir bina gibi duruyor. Simdi yavas yavas iceri girelim.
Bahcede bir ordek ailesi yasiyordu. Sanirim resimdeki gibi zaman zaman da bahceyi gecip ofis alanlarina kadar ilerliyorlar. Eeee ne de olsa Buyuk Britanya ozgurluk ve demokrasinin besigi.

Kaan’in anlattigina gore, giristeki bu guzel cimlere yilda bir kez o yilin mezunlari basabilirmis.
Bu guzel cimlerle kapli avluyu gecince daha da icerde ise asagidaki manzara sizi karsiliyor.

Kaan’in devresinden cocuklar ogleden sonranin keyfini cikartiyorlar.
Burasi da Kaan’in ders yaptigi bina. Kapidaki gorevliye merhaba deyip kendimi  tanittiktan sonra derslerin bittigini cocuklarin serbest zamanda olduklari bilgisini aliyorum.. Hemen firsattan istifade Kaan’in bize ilettigi “Tuvaletler ortak” sikayetini iletiyorum. Kadin burnundan kil aldirmaz vaziyette “tabiki buralar tarihi binalar,  tadilat yapmak imkansiz. Sukretsin haline diger binalarda hic tuvalet yok. Herkes tuvalet icin bir baska binaya gitmek zorunda kaliyor” demez mi. “ Tarihi binalarda yasama sansini, luksunu  elde etmis, farkinda olsun, kultursuz insanlar gibi bu tur sikayetler yapmasin”  demeye getirdi.
Bu arada yillardir duzenlenen bu kursun  tarihinde, ziyarete giden tek anneydim sanirim ki  bana uzayli gibi bakiyorlardi. Anlatmaya calistim durumu “ geciyordum ugradim, Cambridge, hayaller ulkesi vs. ama…
O arada etraftaki cocuklarla azicik sohbet ettim. Herkes memnundu hayatindan. Bu bir dil kursu olmadigi ve gelecek yil girecekleri sinava hazirlik niteliginde bir program oldugu icin sanirim ogrenci profile oldukca farkli geldi bana. Ama sigara icen, kizlarla yakin temasta olanlar da gozumden kacmadi degil yani.
Sizi kolejin bahcesinden diger manzaralar ile basbasa birakiyorum..

Yaz tatili oldugu icin Kolejin gercek ogrencilerini goremiyorum. Kimler okuyor buralarda. Cambridge Universitesi , yillardir dunya siralamasinda bir numarayi kimseye birakmiyor. Gozumde o kadar utopik ki bir ogrenci gormek istiyorum. Ama nafile. Bir  Ingiliz arkadasimin  yorumu ilginc gelmisti. “Oralarda okumak istemezdim. Ogrencileri ya  asiri basarili , ya da asiri aristokrat insanlardir. Insan kendini yalniz hisseder” diyordu. Bu boyutunu dusunmemistim.
Okuldan cikarken duvardaki ilanlari inceledim. Cok da ilan yoktu ya. Bir tanesinde “ sinavlarin bitimini kutlamak asiri  ickisiz de olabilir, kalitenizi bozmadan kutlama yapiniz” gibi bir seydi. Ilginc geldi.
Dikkatimi ceken bir nokta ise her okulun bir Chapel’inin olmasi. Bizde son gunlerde epey tartistigimiz bu konunun  buralarda hic konu basligi olmamasi ne ilginc degil mi? Nasil yorumlanir acaba?
Iste Emanuel kolejin Chapel’i.
Chapel’in ikinci katindaki org ile calisan teyze. Kulustur merdivenlerden yukari cikinca karsima cikti. Ikimiz de birbirimizi gorunce sasirdik.
Emanuel Koleji sonrasi, sehrin icinden siyrilip,yuruyusume sehrin etrafini ceviren yolda devam ediyorum. Cambridge’in icersinden akan “Cam” nehri boyunca manzara muhtesem.  Isterseniz kano turu ile de sehir gezilebiliyor.

Kanolarin suzulusune bakinca aklima Oxford ve Cambridge Universiteleri arasindaki kurek yarislari geliyor. Demek buralarda oluyor diyorum.
Tum kolejler inanilmaz guzel bahceler icersinde.


Bazilari da nehir kiyisinda. Bahceler tablo gibi. Bir tane cop, bir tane sari yaprak yok.

Sehrin etrafini cevreleyen kolejler bolgesini bitirdikten sonra aksam olmustu. Tekra sehre dondum. Bu yolda da inanilmaz guzel seyler kesfettim.
Binalarin mimarisi inanilmaz. Sehrin icerisinde de hep boyle binalar arasi pasajlar verilmis.

Bu binadaki ilginclik dikaatinizi cekti mi?


Sehrin tarihi dokusu ile uyumlu dukkanlar cok estetik ve sevimliydiler.

Biraz da magazin.
Entel koyun copu bile entel.
Gayet modern bir yuzme havuzu da var. Kaan’lar kullanmis memnun kalmislar.

Bu arada ne yazik ki donus treninin vakti gelmisti. 7-8 saatlik  bir gezi ile Cambridge’i ancak fikir olusturabilecek sekilde tamamiyla yayan gezebilmistim. Ayrilirken cok hos duygular icersindeydim. Hatiralarima, bir kere daha gelmeyi isteyecegim yerlerden biri olarak kaydettim.

3)Londra Günleri

3)Londra Günleri

20 gün süren seyahatimi üç eşit parçaya böldüm. 1. Hafta Londra’da olacaktım. Londra’yı yalnız başıma, rutin olmayan yerleri gezerek, yaşayacaktım. 3. Hafta Kaan ile tekrar Londra’yı gezeceğim için bu hafta Kaan’ın ilgisini çekmeyecek yerleri gezmeyi planladım. 2. Hafta Athya ile ülkeyi baştan aşağı gezecektik. 3. Ve son hafta ise Kaan ile Londra , müzeler, müzikaller,Thames  filan ile klasik Londra turu yapacaktık.

İşte bu yazımın konusu tek başıma gezdiğim Londra.

Benim için çok hoş bir deneyim oldu. Açıkçası, Athya da dahil olmak üzere herkes ‘’aman dikkat et, suç oranı çok yüksektir bu şehrin özellikle de Metro geç saatlerde çok tehlikelidir’’ dediği için her ne kadar gerilsem de, kabıma sığamayıp cesaretimi toplayarak, ilk günden ‘’kendim gezecem’’ dedim. Neden; Birincisi, dünyanın merkezlerinden biri olan bu büyük şehirde yol bulma, keşfetmeyi deneyip kendi sınırlarımı görmek istedim. İkincisi, anladım ki ben en çok yalnız gezmeyi seviyorum. Gezerken kendi hedeflerim var, ibadet gibi onları yapmak bazen de kafama göre hayata takılmak istiyorum. Ya da yemek benim için çok önemli değil. Ancak çok özel şeyler bulursam zevkle vakit ayırıyorum. Kahve ritüellerim var. Ondan kesinlikle taviz vermiyorum filan. Bu istediğim şeyler yanımdakine saçma gelebilir. Dolayısı ile kimseye bir şey açıklamak zorunda kalmadan gezmek benim için en tatmin edici olanı. Benim gibi düşünmeyen birine, hatta yalnızlıktan hoşlanmayan birine bunları açıklamak zor. Ve yanımdakini mutsuz etmemek için kesinlikle çok uyumlu olmaya çalışıyorum ama bu seferde ben mutlu olmuyorum. Ama neyse ki bunu kırmadan başardığımı düşünüyorum.

 
İngiltere’de beni en çok ama en çok ne etkiledi diye soracak olursanız cevabım hazır. Yolların ters yön oluşu ve sağdan kullanılan arabalar. Hiç alışamadım. Bu konuda bu kadar rigid olduğumu hiç tahmin etmezdim. Bu ne demek? Son güne kadar oturmak için hep arabaların şoför tarafına yöneldim, arabanın içinde hep kendimi streste hissettim sanki ters yönde gidiyoruz da her an  biri bize çarpacakmış gibi. Karşıdan karşıya geçerken her an bir araba tarafından çarpılabilirdim çünkü hep ters tarafı kontrol ettim.  Yollarda yerlerde kocaman harflerle yazılmış ‘’sağa bak, sola bak veya her iki tarafa bak’’ gibi yazılar görüp gülmüştüm. İçimden ‘’bunlar yürüyen insanları salak mı zannediyorlar ‘’ diye. Demek’’ benim gibi salak olmayıp acemiler için yazılmış’’ dedim. 
Allahtan, trafik çok uygardı. Şoförler yol kenarında beklediğinizi görünce bile hemen duruyorlar. Düşünün Türkiye’yi kim geçecek yarışı vardır. O an biz bu yaşa şans eseri gelmişiz diye düşündüm.

 Aklıma çalıştığım okuldaki İngilizler geldi. Onlara kocaman bir ‘’BRAVO’’ dedim. Katar’a geldiklerinde hem soldan direksiyona , hem de Qatar’ın vahşi trafiğine alışmak zorundalar diye düşündüm. Katar’da kavşaklara daha yeni yeni ışık koymaya başladılar. Kural soldan gelene yol vermek. Ama Katar’lı , Arap ve Hintliler için farklı bakış açıları ile hayatlarında kural yoktur. Bu nedenle çok dikkatli olmak gerekiyor. 

İkinci etkilendiğim konu ise, trafiği, stresi ve kalabalıklığı ile LONDRA METRO’su oldu.  Planı o kadar meşhur ki  Tşört, bardak vs. gibi bilumum hediyelik üründe yer alıyor. Başta küçük bir açıklamadan sonra söktüm. Avucumun içi gibi denir ya o hale geldi benim için. Ancak çok pahalı. En kısa seyahat 2 £ civarında. Metroya çok para harcadık. Zaten Londra çok pahalı bir şehir.

Metro’nun bir diğer özelliği ise yoğunluğu. Ben oluk oluk diye tanımlıyorum. Her cins, din, renkten insan. Belki 700dik upuzun yürüyen merdivenden yukarı doğru çıkarken bir bakıyordum inanılmaz bir manzara. Kıyafetler en moderninden  en gelenekseline müthiş geniş bir spektrum sergiliyordu.  Ama hiç kimse kimseye yan gözle bile bakmıyor. Öncelikle herkes okuyor. Ne mi? E-booklar cok popüler, ipad ikinci sırada, sonra benim de kısa sürede müdavimi olduğum sanırım Belediye tarafından metroların girişine konulan bedava metro gazetesi  var ki şehirde ne olmuş bitmiş haberiniz oluyor, daha sonra kitap, dergi ne varsa okuyorlar. Kimse yan dönüp etrafta ne oluyor diye bakmıyor. Okumayan azınlıkta ilginç manzaralar gördüm. Makyaj yapanlar hem de gayet detaylı bir şekilde, meditasyon yapanlar ve uyuyanlar.

Metro’nun stresi hakikatten beni strese soktu. Gezimin en stresli boyutu idi. Sürekli anons var. ‘’Dikkatli olun, eşyalarınızı kollayın, şüpheli kişileri bildirin vs.’’ Sanırım 2007’ydi Londra metrosunda patlama olmuştu. Hatta benim de arada kullandığım istasyonda. Olimpiyatlar öncesi böyle bir dikkat çekmeden korkuyorlardı.

İlk gün gezim sırasında Royal Albert Hall’un önünde yaşlı bir beyefendi o akşam konser için biletini satıyordu. Hem de kolayca satmak için ucuza. Ama konser 7’de başlayacak ve ne zaman bitecek belli değil. İlk günün acemiliği ve Athya’nın benim için tedirgin olup defalarca araması nedeni ile cesaret edip alamadım. Çok pişman oldum sonradan. Böylece Royal Albert Hall konseri dinleyemeden geldim. Ama ikinci günden itibaren her akşam biraz daha geç gelmeye başladım.

Bir de sırt çantam oldukça ağırdı. Değişen hava koşullarına göre hazırdım, profesyonel kameramın ağırlığı ile birlikte yaklaşık 10kg.’ı buluyordu. Bu yükü stres ile taşımak olunca çok ciddi sırt ağrıları çektim. Omuzlarım çöktü desem yeridir. Türkiye’ye geldikten sonra bile uzunca bir süre gerginliğimi atamadım.

İngiltere’nin benim için bir ilginçliği günün akşam saat 9;30’a kadar havanın aydınlık olmasıydı. Bu bana dışarıda kaldığım süreyi uzatmak açısından avantaj getirdi. 3. Haftada kuzeye gittiğimizde bu aydınlığın gecenin 11- 12’sine değin olduğunu görünce hayretimiz bir kat daha arttı. Hemen bulunduğumuz enlemi beyaz geceleri ile meşhur St. Petersburg ile karşılaştırdım. St. Petersburg 1-2 enlem kuzeyde gibi. Oranın aydınlığını hayal edemedim doğrusu. Görmek lazım.

 

Akşamın 9;30’a kadar uzaması bulunduğum süreye denk gelen Ramazan’da oruç tutma süresini oldukça etkiliyordu. İftar saat 9, sahur gece saat 2 olunca hakikatten Allah Müslümanların sabrını ve iradesini deniyor diye düşündüm. Athya ve ailesi çoluk çocuk  hiç hiç yüksünmeden tutuyorlardı .  Ama benim sevgili arkadaşım benimle olduğu günlerde tutmadı. Sonradan telafi ederim dedi.

 

Onun dışında Londra’nın diğer Avrupa şehirlerinden çok fazla farkı yok. Tipik, tarihine sahip çıkmış hatta bunu çok çok güzel pazarlayan bir şehir. Ama açıkçası çevre bilinci orta Avrupa ülkeleri gibi yüksek değildi. Daha pisti. Bana biraz İstanbul’u hatırlattı. Kendine has düzensizliğinin bir düzeni var gibiydi. Bunda Avrupa ülkelerine göre kalabalık nüfusunun etkisi büyüktür sanırım. Thames nehri beni hayrete düşürdü. O kadar pis ve bulanık. Bir zamanlar ki bizim Haliç gibi. Hiç yakıştıramadım. Hatta yaptığımız tekne turundan da pislik nedeni ile de hiç etkilenmedim.

 

Hoşuma giden ve değişik gelen bir özellik, insanlar meydanlarda, parklarda, bahçelerde bulunan en meşhur tarihi eserlere tırmanıp üzerlerinde oturuyorlardı. Benim gibi çimlere basılmaz kültürüyle büyüyen biri için ilginç bir deneyimdi ve bunu ben başka bir ülkede de görmemiştim.

 

Londra’yı işe gidiyormuşçasına gezdim. Athya, şaşırıyordu. Onlar sabahtan okullarına gidiyorlardı. Ben de onlarla kalkıp sabah 7’lerde yola düşüyordum. Ama dönüşte mesaiye kalır gibi 10-10,30 gibi geliyordum. Saatlerce yürüdüm. Hatta tırnağım düştü. Doha’da yürümeye alışkın değiliz. Ayak ağrısı, sırt çantamın ağırlığı ile birleşince ilk günler ağlayacak gibi oldum. Ama vazgeçmedim. Doha’daki parmak arası terlik versiyonundan dağ ayakkabısına geçmek çok acıklıydı. Ama her şeye rağmen direndim, pes etmedim. Kendimi ara ara ödüllendirdim. Sık sık kahve molaları verdim.  Hatta bir keresinde China Town’ı gezerken gördüğüm ilan üzerine dalıp ayak masajı yaptırdım ki bu benim için resmen dönüm noktası oldu. Bundan sonra ağrılarım azaldı. Sürdükleri yağlar bırakın ağrıdan eser bırakmayı resmen bana uçuyormusum duygusu verdi. Meğerse kız 2 yıl Çinde bir hastanede özel eğitim almış birisiymiş. Ayağınızın belirli noktalarına parmağı ile bastırarak verdiğiniz tepkiye göre hastalıklarınızı söylüyor. Doğru dürüst İngilizce bilmeyen Çinli bir kız. Muhteşem bir deneyimdi.

 

Kahve molarıma da bayılıyordum. Bu gezimde benim için en büyük değişiklik telefonumun internet bağlantısının verdiği tüm uygulamaları büyük bir zevkle kullanmaya başlamak oldu. Dolayısı ile FB mail,what’s up, skype  ile gezimi online izlenebilir hale getirdim. Yazdım, resim çekip ekledim, gönderdim. Bu kahve molaları işte bu işler için beni epey oyaladı. Vaktin nasıl geçtiğini anlamadım, hatta dış dünya ile ilişkimi kestim. Daha sonra 2. Hafta Athya ile yaptığımız kuzeye yolculukta hobimi ona da aşıladım. İkimizde yeni yetmeler gibiydik. Ellerimizde telefonlar. Yeni bir şey mi gördük, hemen resim çek yaz gönder, sonra yorumları bekle. Biz buna ‘’Teenager time’’ dedik. Bu konuda onunla çok iyi anlaştık. Aklı başında biri bu durumdan sıkılabilirdi ki ikimizin de gezi sırasında çok şükür aklımız başımızda değildi. İnanılmaz hoşlandık. Eğlendik. Tavsiye ederim. Bu arada gençleri çok anladık.

 

Londra dediğim gibi çok güzel pazarlanan bir şehir. İnanılmaz turist var. Bu durum Olimpiyatlar yaklaştıkça daha da arttı. Subjektif olarak  Avrupalılar daha çokmuş gibi geldi. Sonra Amerika.  Sonra İngiltere dil eğitimi okulları ile çok meşhur. Dolayısı ile öğrenci turist çoktu. Ama aynı hafta içersinde hem Cambridge hem de Oxford’a yapmış olduğum gezilerde gördüğüm öğrenci çokluğuna inanamayacaktım. Dolayısı ile ülke kışın normal eğitimi, yazın da dil eğitimi pazarlamasını çok iyi yaptığı için öğrencilerle dolup taşıyor. Resmen bir sektör. İngilizcenin gücü.

Bizde yaptığımız incelemelerde gördük İngiliz okulları ve dil eğitimi açısından Avrupa’ya göre çok pahalı ve süresi uzun. Üniversiteler için örneğin Mimarlık’ta yıllık 30,000 £ ‘lardan söz ediliyor hem de 7 yıl. Buna karşın Avrupa ülkeleri parasız ve 3 yılda mezun olabiliyorsunuz. Ama İngiliz okullarının çoğu  ekol yaratmış okullar. Son derece prestijliler.

 

Bu hafta gezdiğim Londra’nın meşhur iki bölgesi China Town ve Soho bende tamamı ile hayal kırıklığı yarattı doğrusu. İkiside alabildiğine turistik ve yüzeysel. Hadi China Town ne ise de Soho’da sanat adına bir tane bile yer kalmaması ilginçti. Çoğunluk sex shop olmuş, geride birkaç vintage dükkan vs. Nerede o meşhur sanat galerileri. Denilen o ki başka bir yerlere taşınmışlar. Kimsenin de bildiği yok.

 
 

 

Yalnız burada gördüğüm bir harita dükkanı hakikatten ilginçti. Hiç bu kadar çeşit haritayı bir arada görmemiştim. Yer, tavan dahil her yer dünya haritası şeklinde 3 katlı bir bina içerisinde her katta 2 anakara olmak üzere dağılmış yüzlerce çeşit, boy harita. Burası sanırım bir yayınevine ait bir yerdi. Ve çok tarihi bir binaydı. İçinden çıkasım gelmedi. Hatta sanırım biraz fazla resim çekince bana bir gazete veya dergiden gelip gelmediğimi sordular. O yerlerdeki marley türevi döşemeye dünya haritasını nasıl işlemişler diye düşündüm. Çok özel bir görünümdü.

 

Gittiğimin ikinci günü doğum günümdü. Athya’ya doğum günüm olduğunu söylememiştim. Ama sabah yüzümü yıkamadan onların pasta sürprizi ve şarkısı ile karşılaştım. Kızlar yanaklarıma iki taraftan kondurdukları öpücüklerle bana pastayı üflettiler. Böylece sabah saatin 7 olması nedeni ile hayatımın en erken doğum günü kutlamasını yaşamış oldum. Yola bu kez Athya ile çıktık. Onlar okul ile müze gezeceklerdi. Bana ‘’sen de bize takıl istersen hem de bu arada benim okulu da görürsün’’ dedi. Çalıştığı okul ilginç. King Fahad Akademi. Kız okulu ve Suudilerin. Yani benim okulun Londra versiyonu gibi. Sevinerek kabul ettim. Ben, gayet lüks bir okul beklerken inanamadım sıradan bir okulla karşılaşmama. Nerede o Suudilerin şatafatı. Ayrıca bu okulda erkek öğretmenler çalışıyor olması da ilginç. Çok az öğrencisi var ve benim Katar’daki okulumda olduğu gibi öğrencilerde yoğun davranış bozukluğu, disiplinsizlik problemleri var. Ama bu kızlar ne de olsa Avrupa suyu içmiş olduklarından durumları bizdeki kadar vahim değil. Bir de bunlar ne de olsa Londra’da görevli memur çocukları. Bizimkiler çoğunluk patron çocukları. Arada gelir seviyelerinde önemli farklar vardır. Athya beni okulda Laboratuvarlardan sorumlu kişi ile tanıştırdı. Bu kişi Alman ile evli bir Hintli idi. Hiç Alman ile evli Hintli duymamıştım . Acayip bilge duruyordu. Benim aynı işi Katar’da yaptığımı ve Athya ile oradan tanıştığımızı ta Londra’ya gezmeye geldiğimi duyunca çok şaşırdı.

 

O hafta Londra’da okulların son iki haftasıydı. Bu dönemde okullar geleneksel bir  şekilde çocukları müzelere ziyarete götürürmüş. Şikayetler üzerine bu müzeler ücretsiz olmuş son birkaç yıldır. Büyük kolaylık. İşte eğitimde fırsat eşitliği dedim. Biz Athy’ların okulu ile kısaca V&A müzesi olarak bilinen  Viktoria &Albert müzesine gittik.  Adı Kraliçe Viktoria ve Prens Albert’tan geliyor. Sanat ve tasarım müzesi olarak geçiyor.  Hakikatten içerisinde sanat ürünlerinin yanı sıra çok güzel çizim odaları da vardı. Eğitim de veriyorlar sanırım. Kıyafetlerden tasarım ürünlerine kadar  her şey vardı içerisinde. Yerdeki mozaikler tam bir sanat harikasıydı. İçindeki ürünler ile konusunda en iyiyiz diyorlar. Mutlaka gezilmeli dedim. Sağolsun Athya’nın sevgili Suudi öğrencileri hiç ilgilenmediler. Oysaki kızların ilgisini çekecek eskiden günümüze kıyafetlerdeki değişim bölümü bile olmasına rağmen.
 
 
Gezerken müthiş güzel bahçesini  ve içerisindeki minik kafeyi keşfettim. Kaçırırmıyım hemen kahvemi ve yanında küçük aperatifleri alarak dinlenme bölümüne geçtim. Bahçe tarihi Londra tuğlası ile kaplı binalarla çevrili avlusuda  etraf eflatun pembe  tonlarında  yüzlerce ortanca çiçeği ile dolu.
 
 Çocukları eğlendirmek için fıskiyeler var. O soğukta 4-5 yaşlarında iki kız çocuğunu yarı çıplak vaziyette, tamamen ıslanmış olarak suyun altında oynarken görmek ilginçti. Nasıl mutlulardı anlatamam.  Yine çocuklar eğlensin diye dönen sandalyeler yapmışlar.
Sonuçta, hedef gerek kafeleri gerekse bu tür eğlenceleri ile herkesi müzelere çekmek, müzeleri sıkıcı olmaktan uzaklaştırmak.

 

Ben daha sonra Athya ekibinden ayrıldım. Yola yine aynı bölgede bulunan Science müzesini ziyaret ederek devam ettim. Burası bugüne değin gördüğüm en büyük ve donanımlı Science müzesiydi. Çok geniş bir alana yayılı 6 katlı bir bina. Her katının içeriği farklı. Bilgisayardan başlayıp, veterinerlikte bitiyor. Kimya bölümü muhteşemdi. Bir de Bilgisayarın ilk mucitlerinden  adamın ilginç ve acıklı hayat hikayesi. Kocaman bir oda büyüklüğünde ilk bilgisayar. Şimdi elimizdeki telefonlar kadar olduğunu düşününce gelinen nokta hayaller ötesi. Gerçek uçaklar, otomobiller, trenler. Çocuklar için interaktif science oyunları  her şey var. Öğrenciler kendilerinden geçmişçesine mutlu ve konsantreydiler.

 
 

Gezmem saatler sürdü. Yorgunluktan bayıldıkça kendime küçük kahve molaları verdim. Kafeler muhteşemdi.

Oradan çıktım karşısındaki Tarih müzesine. Dinazorlar, uzay her şey var.
 

3 müzeyi gezerek akşamı ettim. Arada bol bol kafe seromonilerinde doğum günü kutlamalarımı aldım. Cevapladım. Aldığım enerji ile ‘’ya bismillah’’ deyip gezmeye devam ettim. Dediğim gibi benim için çok sıra dışı ve spontane bir doğum günüydü. Çok hoşlandım ve kendime her yıl başka bir yerde olmak üzere böyle böyle bir  hediye vermeye  karar verdim.

Londra müze cenneti. Gerçekten her konuda müze var. İtfaiye müzesine kadar. Benim için bu Londra’nın diğer şehirlere göre en ilginç boyutlarından biriydi. İnsan kendini kaybediyor. Sergi ürünleri çok sıra dışı olmasına rağmen yine de büyükleri, küçükleri düşünerek her türlü interaktif uygulamalar , kafeler ve eğlence merkezleri, satış dükkanları ile ortamı daha da ilginç hale getirmeyi başarmışlar.

Bunun dışında bana çok meşhur pazarı var dediler gittim. Şehrin taaa öbür ucu. Herkes aynı bilgiyi almış herhalde ki nasıl kalabalık. Benim için tam bir hayal kırıklığı. Her şey aynı. Turistik birbirinin aynı yüzlerce ürün. Bizim pazarlardaki ürünler orada satılanların yanında Chanel.

Genelde tüm hediyelik eşyalar Çinli malı ve pahalıydı. Mümkün olduğunca almamaya çalıştım.

Bu hafta içerisinde bir gün Cambridge bir gün de Oxford’a gittim. Ama onlar ayrı bir yazı konusu. Kısaca geçmek istemem.

Geriye kalan 4 günü kısaca anlatmaya calıştım.

 

Yazının başında da bahsettiğim üzere, kafama göre takılmam, sıra dışı bir doğum günü yaşamam nedeni ile bu benim 3 haftalık seyahatimin en güzel haftası oldu.

Gelecek yazımın konusu Oxford ve Cambridge City ve Universiteleri olacak. Takibe devam.

Yolculuk…

                                                                                                                                                              19/10/2012

2) Yolculuk…

Macera benim göbek adım. Dolayısı ile yolculuğum da yine maceralıydı. Uzun uzadıya anlatmayayım kısaca THY’nin elemanlarının grevi nedeni ile Uçak Doha’dan geç kalkınca, İstanbul – Londra uçağını kaçırdım. Aylar sonrasında memleketime inmenin mutluluğunu yaşayamadan, koş oraya koş buraya oldum ve tüm çabalarıma rağmen uçak kaçtı. Neyse, allem ettim, kalem ettim bir sonraki uçakta yer bulabildim. Hem de kimin yanında inanmazsınız. Yalan Dünya’daki Orçun’un yanında.
 Doha’daki evimizde Türk televizyonlarını iki kanal dışında izleyemiyoruz. Dolayısı ile Yalan Dünya’yı da. Dizideki tipleri çok iyi tanıyamıyorum. Ama 1-2 izlediğimden biraz aşinayım diyeyim. Uçağa bindim her taraf öğrenci. Hem de Lise. Hani çocuklar yazın İngiltere’ye dil okuluna gönderilir ya işte bizim uçak bu çocuklarla dolu. Sanırsınız okul. Neyse, tüm gece boyunca uçmanın verdiği yorgunluk ayrıca sabah uçak kaçırma stresi nedeni ile yerime çöktüm diyeyim ki ne halde olduğumu anlayın. Son anda yer bulunduğu için yerim tam acil çıkış kapısı. Otururken de yanımda birisi var ama hiç dikkat etmedim. Neyse, yerleştikten epey bir sonra, baktım herkes bana  yok – hayır  yanımdakine bakıyor ve birbirine gösteriyor. Bu arada biz de sırada sadece ikimiziz Orçun ile. Ay bunlar nereye bakıyorlar, bu kim derken etraftan ‘’Hiiii  Orçun, Ayyy Orçun, yaaa Orçun’a bak’’’ seslerini duymaya başladım. Şöyle dönüp yüzüne doğru bir bakınca benim gördüğüm sadece bir orman kaçkını oldu. Gerçekten görünüşü‘mahallenin delisi ile orman kaçkını’’ arasında bir yerde olan  insanımsi bir şeydi. Saç-sakal birbirine karışmış, kıyafet dökülüyor ve en önemlisi asker yeşili tonlarındaki hırpani kıyafetin altına kanarya sarısı çorapları ile oldukça çarpıcı bir görüntü sergiliyordu. Ayakkabılarını çöpten mi bulmuş acaba dedim o kadar eski. Acayip iletişim problemi varmış gibi duruyordu öylesine içe kapanık. Çoğu ünlü gibi kimseyle diyaloğa geçmek istemeyebilir ama bulunduğu durum resmen ruhsal hastalığı varmışçasına içe dönük gibiydi.  İçimi karartınca  biraz sonra da ben kalkıp yerimi değiştirdim.

Hava açık olduğu için camdan tüm yolu izleyebildim. Çöl hayatımızdan sonra uçaktan da olsa yeşile, nehire bakmak iyi geldi. Kil rengi topraklardan sonra, çöp eksen bitecek denli verimli kızıl kahve Avrupa toprakları…

İnişten az önce,  Manş denizinde yüzlerce rüzgar değirmeni görmek oldukça ilginçti. Denizin ortasında ilk kez rüzgar değirmeni görüyordum. Nasıl bunları buraya diktiler diye epeyce düşündüm. Deniz de soğuk  olduğunu gözümüze sokmak istercesine  grimsi bir renkteydi.  Deniz trafiğinin yoğunluğu ise oldukça çarpıcıydı. Eee ne de olsa bu deniz, adanın Avrupa ile bağlantı noktası.

Heathrow Havaalanı, bizim İstanbul’dan sonra pek külüstür geldi doğrusu. Yerde mozaikimsi klasik , çocukluğumun yer karoları. Ama havaalanının trafiği başdöndürücü yoğundu. Daha önce New York’ta da dikkatimi çekmişti. Aynen. Ölçtüm her dakikada bir uçak indi. Hani pilot biraz ağır kalsa yolcuların hali yaman.  Gittiğim dönemde  Olimpiyatlar’ın başlamasına 3 hafta daha süre olduğu için, Olimpiyatların,yoğun trafiğe etkisi olduğunu sanmıyorum.  Yani normal Heathrow modu.

Girişte sadece niye geldiniz, nerede kalacaksınız sorularını sordu görevli. Hemencecik kabul edildim. Rusya’dan, aynı uçakla geri gönderilmişliğim olduğu için artık girişlerde tedirginim. Katar’ a girerken bile sorun yaşamışlığım var biliyorsunuz. İngilizlerin snobluğu meşhur. Her an bir aksilik olabilire çok hazırdım. Çok şükür ki İngilizlerin ekonomik çöküşünün etkisi ile rahatlıkla geçtim.

Bilindiği üzere, İngiltere Olimpiyatları çökmüş ekonomilerine bir ilaç olarak görmekteydi. O nedenle gerek vize, gerekse ülkeye girişte turistlere mümkün olduğunca problem çıkartmamaya çalışıyor izlenimi edindim. Tabiki öğrenci vizelerini bu işin dışında tutarak.(daha önce bahsettiğim nedenle).

Ülkeye bu kez macerasız girmenin gururu  ile beni sabahtan beri karşılamak için telefonun ucunda sabırla bekleyen , her değişiklikte, tamam canım ben beklerim diyen Sevgili arkadaşım  Athya’yı aradım.

UK maceraları

 





UK MACERLARI…

Bölüm 1) Vize çilesi…

Kaan’ın Oxford ve Cambridge’deki  IB yaz okullarına gitme işi kesinleşip, Londra’da yaşayan sevgili arkadaşım Athya’nın da; hadi ama gelmiyormusun?demeye başlaması ile gitmeyi düşünmeye başladım.
Kararımı almamda Başbakan Cameron’ın gazetelerde okuduğum bir demeci son noktayı koydu. Cameron ”Türkleri, Olimpiyatlara bekliyoruz” diyordu. Yazıyı mutlulukla üzerime alındım. Hemen haberi Kemal’e ilettim. Koskoca Başbakan biz Türkleri özel çağırıyor davete icabet etmemek olmaz” deyip gitmeye karar verdim. Hiç bunu ülkenin ekonomik sorunlarına çıkış yolu bulmak için Başbakanın her ülkeye yaptığı bir  jest olarak düşünmedim. Vatanım uğruna kendimi yola attım. ;)))

Aslında benim gibi seyahat etmeyi seven biri için, İngiltere’ye gitmek, baştan beri düşündüğüm bir şey olmasına rağmen vize işlemleri  gözümü korkutuyordu. İngiltere’nin haberi yok ;))) ama ben Türkiye’ye vize uygulayan ülkelere küsüm. (Tavşan dağa küsmüş durumu). Yıllar önce yakın bir arkadaşımın Ingiltere’ye vize başvurusunu hatırlarım. Kan kusmuşlardı. Kendimiz de en son Kaan’ın başvurusunu yaparken yaşadık. İnanılmaz sorular dizisi. Zannedersiniz ülkeyi satın alacaz. Dahası, randevu ile başvuruya gitme ve 125$’lık başvuru ücreti. Ha bir de randevunuzu kaçırırsanız başvuru ve paranız da yanıyor.

Kaan’ın  Oxford ve Cambridge Üniversitelerinin davet yazısı olduğu halde vizeyi alması tam 5 hafta sürdü. Tesadüf bu ya Bölüm arkadaşım Jaime’nin kız kardeşi İngiltere’de Dış İşleri Bakanlığında Vize bölümünde hem de öğrenci vizeleri bölümünde çalışıyormuş. Jaime arada ona soruyordu. O da bize o masada, bu masada hala bekliyor diyordu. Bize şu masada bu masada bekliyor dendiği için Qatar’daki vize ajansına telefon etmeyi bırakmıştım. İçime sinmedi bir süre sonra hadi bir arayayım dediğimde bir baktım bana ‘pasaportunuz 1 haftadır vizesi alınmış şekilde burada bekliyor demesinler mi?’ Kime inanacağımızı şaşırdık.  Hakikatten de vize alınan tarih 1 hafta öncesini gösteriyordu.

Kaan’ın vize başvurusu sırasında öğrendik ki İngiltere Dışişleri Bakanlığında ekonomik kriz nedeni ile eleman azaltımına gitmiş. İşlerin aksamasında bir de böyle bir etken varmış. Düşünebiliyormusunuz, ah zavallı bir zamanlar üzerinde güneş batmayan İngiltere… Bu hale geleceği düşünülürmüydü? Hem de Olimpiyatlar öncesi.

Ben Kaan öğrenci ve kapı gibi Oxford ve Cambridge Üniversiteleri  davet mektubu var hemen vize alır diye düşünürken yanılmışım. Çünkü İngiliz arkadaşların dediğine göre kaçaklar en çok öğrenci olarak ülkeye giriş yapıp, sonrasında kayboluveriyorlarmış.

Tüm bunları bilerek, derin bir nefes alarak, benim için başvuruya yaptık. Canım Kemal’im sağolsun benim için tüm bürokratik işlemleri yaptı. Sanırım, ben hayatta o sorular sinsilesinin altından kalkamazdım. Sinir sistemim ele vermez.

Neyse, tüm bu negatif ve gerilmiş duygularla yapmış olduğumuz başvurumuzun sonucunu inanılmaz cabuk tam 1 hafta içinde aldık. Hatta bir de komik bir extra para vererek vize işlemlerinin her aşamasından mesaj aracılıgı ile haberdar olduk. Oysaki Kaan’da böyle bir opsiyon sunmamışlardı  ve günlerce ‘çıktımı?’ diye telefon ile başvurmuzun durumunu  sormak zorunda kalmıştık. Allah’tan vizeye 2,5 ay öncesinden yaptık ta telaşa düşmedik. Ama bu bize başka bir dezavantaj getirdi. Kaan’ın pasaportunu İngiltere Büyükelçiliğine verdiğimiz için Paskalya tatilinde yapmayı planladığımız Malezya gezimizi yapamadık.

Başvurum sırasında yaşadığımız tek terslik fotografımı standartlara uygun bulunmaması idi. Efendim benimkisi Amerikan vizesine uygunmuş. Türkiye’de pasaport için çektirmiştim. Koşa koşa gidip İngiliz versiyonunu çektirdik. İşte İngilizlerin yaptığı bir çıkıntılık daha. Adamlar her şeyi illa farklı yapacaklar sendromundalar. Olan bize oluyor. Bizim İngiliz bölüm Başkanı bu duruma kendi bakış açısını koydu ve ; yıllardır vize işlemlerini yapan arap bir memur olarak işlemi yapan kız senin gidişini kıskanmış zorluk çıkartmıştır, dedi. Ne de olsa kişi kendinden bilir işi durumu.

Bu kadar acı çektikten sonra hayatımda bir mutluluk ile daha tanıştım. UK Vizesi  alma mutluluğu…

SPOR’A DEVAM

Spor konusundan devam edelim.

Spor bu ulkede ne kadar tesvik ediliyorsa da realite de bunun tam tersi durumlar ile karsilasilabiliniyor.

Her spor dalinda yabancilar icin zorluklar var.

Basketbolda, herhangi bir Arap klubunde 15 yas sonrasi oynamak isterseniz almiyorlar. Daha kucukler icin sorun yok. Ama 15 yas sonrasi takimin lisansli sporcusu olmaniz icin Katar’li veya Doha dogumlu olmaniz gerekiyor. Bunun disinda basket oynamak isteyen expat cocuklarina dogru durust oynayacak klup de yok.

Yuzmede durum biraz daha gevsek. Ornegin bir yarisma icin Kaan’in okul adina yuzmesini istemisler. Kaan yuzerken buralarin en iyi kluplerinden biri goruyor ve Kaan’in okul hocasi araciligi ile klube davet ediyor. Tam da o siralar Kaan’in yuzmeyi tekrar dusundugu siralardi. Hatta expatlarin devam ettigi bir klube de gidip bakmistik. Bu klubun aidati da dise dokunur denir ya o cinsten. Tam 2.500 QR. Yani 1250TL . civari. Dusunebiliyormusunuz 1 aylik yuzme dersi bedeli. Okul taksidi gibi. Arap klubu de Kaan’a burs verince hadi deneyeyim dedi ve buyuk bir heyecanla basladik. En buyuk sorun dil. Hoca tum Kuzey Afrika ulkelerinde (Faz, Tunus, Cezayir, Libya) oldugu gibi Arapca ve Fransizca biliyor, Ingilizce bilmiyor. Diger sporcular tercume yapiyor. Calismaya basladi. Aman tanrim, hocanin cocuklara baktigi yok. Arkasini donuyor ve arkadasi ile tum antrenman boyunca sohbet ediyor. Bu arada sporcular kendi kendilerine idman yapiyorlar. Calistiklari havuz inanilmaz guzel. Tam Olimpik. Arap oyunlarinin ve tum uluslararasi karsilasmalarin yapildigi havuz. Yaninda atlama havuzu da var. Zaten ne hikmetse bizimkiler kulvarsiz atlama havuzunda calisiyorlar. Bu arada da kucuk sporcular da kontrolsuzce yukardan atlamaya devam ediyorlar. Her an bir kaza olabilir. Antrenor inanilmaz bir sekilde ilgisiz. Birakin cocuklara takdik vermeyi, sirtini donup ne yapiyorlar diye  bakmiyor bile. Tabiki boyle olunca da takimin durumu da icler acisi. Ama Katar’in yuzmede en iddiali takimlarindan biri.  En iyileri Kaan ki 5-6 yildir yuzmuyor. Boyle yaklasik 1 ay kadar gidip geldik. Baktik buradan bir sey cikmayacak, biraktik. Hatta Kaan o kadar kizdi ki antrenmanin ortasinda birakti cikti. Takimin yoneticileri de bizi her gorduklerinde hadi ama evraklarinizi hazirlayin da Kaan’in lisansini alalim deyip durdular. Iyi ki dusunmek, izlemek icin biraz vakit ayirmisiz.

Aslinda aldigimiz bursun ne kadar onemli oldugunu yeni ogrendik. Kaan’in katildigi bu yuzme yarisi, buranin Milli Egitim Bakanligi ve Spor Kluplerinin  ogretim yili boyunca yetenekli ogrncileri secmek icin ortaklasa duzenledikleri bir yarismis. Bu yarislara katilmak icin ciddi caba gosteren ogrencilere sahit oldum.  Tekrarlanan yarislar sonunda finale kalan ogrencilere klupler burs teklif ediyor. Kaan bu teklifi ilk yuzmesinde almisti. Sonradan bizim okulun yuzme hocasi ile konustugumda kendi kizinin ve arkadaslarinin bu yarislara hazirlanmak icin nasil caba gosterdigini ve kendisinin de onlara nasil antrenman yaptirdigini anlatinca aslinda ciddi bir yaris oldugunu anladim.

Yuzme doneminde bir de gidip milli takima bir bakalim dedik. Zaten ayni havuzda ama tabiki kulvarli kisimda yuzuyorlar. Yaklasik ayni saatlerde yuzdugumuz icin de sporcularin durumlarini gorebiliyorduk. Aldigimiz bilgi “milli takima girmek icin yine ayni sart gecerli “ Katar’li veya Doha dogumlu olmak.” Bizim icin Imkansiz. Bu kural o kadar  iclerine islemis ki yasadigimiz sitede yan komsumuz ailenin babasi Milli Takim Jimnastik antrenoru ve oglu George 15 yasinda ve bransinda Katar birincisi olmasina ragmen Milli takima giremiyor.

Milli  yuzuculerin seviyeleri  gayet iyiydi ve Rus antrenorler tarafindan calistiriyorlar. Yuzerken onlara tempo veren kisiler ile yuzduklerini gorduk. Antrenman sirasinda ozel hazirlanmis proteinli sivilardan iciyorlar. Uzerlerindeki ilgi son derece yuksek gorunuyordu.

Bu denemelerimiz tam da Aralik ayinin ikinci yarisinda Katar’da gerceklesen uslararasi Arap oyunlari sirasinda oluyor. Sporcularin performanslarinin peak yaptigi donemde.

Milli takima girmek hayatta bir donum noktasi olusturuyor. Bir kere Katar pasaportunuz oluyor ki bu Pasaport su anda Ingiliz pasaportundan daha degerli deniliyor. Ikinci ise milli sporculara inanilmaz paralar oduyorlar. Kazansin kazanmasin gittigi her karsilasmanin jestini aliyorlar. E bir de kazanirlarsa dusunun gerisini. Bunlari Kaan’a, milli sporcu olan okuldaki hocasi  anlatmis.

Gecenlerde calistigim okulda bir kiz ogrencinin Katar yuzme Milli takiminda oldugunu ogrendim. Yuzme Kiz Milli takimi oldugunu bilmiyordum dogrusu. Tesettur halleri ile nasil yuzuyorlar acaba? Cunku yuzme sirasinda vucutta suyla temas halinde olan bu giysiler cok onemlidir. Ayrica, aklima erkek seyirci veya  hakem oluyormu, fotograf cekiyorlar mi gibi bir cok soru geldi. Merak ettim dogrusu. Ogrenip haber veririm. Aralik ayinda gerceklestirilen Arap oyunlarinin reklamlarinda gormustum. Kiz sporcular tesettur versiyonu sporcu kiyafeti giyiyorlar.

Spor kluplerinin disinda Federasyon olarak Tenis cok guclu. Daha once de anlatmistim. Yilda iki kez dunyanin sayili organizasyonlarindan olan erkekler ve kadinlar kupasi duzenleniyor. Dunyanin en iyi teniscileri geliyor. Sponsorlari Rolce-Rolce ve Rolex olunca inanilmaz bir lux cikiyor ortaya. Turkiye’den bir donusumuzde havaalaninin disinda bir baktik metrelerce Rolce- Rolce. Daha once bir tanesini yakindan gormuslugum varmidir ki hic hatirlamiyorum. Sorunca dediler ki “Sporculari karsilamaya geldiler”

Gecen seneki erkekler sampiyonasi oncesi Nadal ve Federer icin denizin ustunde yuzer bir kort yaptilar. Ikisi bu yuzen kortta arkalarinda Doha’nin gokdelenleri esliginde Tenis oynamaya calistilar. Buyuk reklam oldu.

Biz iki yildir hem bayanlar hem de erkekler yarislarini elimizden geldigince yerinden izliyoruz. Bu anilarimi yazmistim. Hayatimda bir kez olsun tenis maci seyretmemis bir kisi olarak benim icin ilginc deneyimler bunlar. Hadi biz buradayiz ama dunyanin her yerinden insanlar gelip bu maclari izlediklerine sahit olmustuk. Hatta bir de Istanbul’dan gelen Turk ile karsilasmistik.

Bizim gibiler icin Tenis kortu veya  hoca ile kort kiralamak, bu maclara bilet almak gayet ulasilabilir fiyatlarda. Ornegin kort +tenis sahasi 1 saatlik ucreti 150 QR yani 75 TL.Sadece kort fiyati ise 30 QR’a kadar dusmustu birara. Bizde Kaan ve ben bunun epey keyfini cikarmis bu sayede Tenis ile tanismistik.Rus genc bir kari koca ile konusurken onlar da ayni mutluluklarini dile getirdiler. Ulkelerinde cok cok daha kotu kosullardaki kortlara muthis paralar odediklerini soylediler.  Teniste en iyiler Filipinliler. Bunlar maile geliyorlar. 4 yasindan sonra cocuklar tenise basliyorlar.

Golf Klup buranin ikinci etkin federasyonu. Cok guzel bir bahcede bulunan tesislerinde vakit gecirmek icin arada gidiyoruz.. Ayrica burada icki de servis ediliyor. Dolayisi ile yemyesil bir ortamda elinizde ickiniz guzel sohbetler yapilabiliyor. Golf sporu ile yakinlasmamiz bahcenin otesine gecemedi henuz. Ama cilgin Golfculer var. Inanilmazlar. Ozellikle de UK. Liler. Gecenlerde gittigimizde gorduklerimize inanamadik. Arabayi park edilen yerden oturacagimiz 100m. yere sicaktan yuruyemedik ve bunlarin “Buggy” denilen arabalarina bindik, ardindan da arkadaslarin zorlamasi ile balkonda oturunca sicaga maruz kalmis olduk. Dayanamadik apar topar eve geldik. Uzun sure kendimize gelemedik. Boylece buraya geldigimizden beri Ilk defa sicak soku yasamis olduk. Bu Ingilizler inanilmaz o sicakta deli gibi viski icip golf oynuyorlardi. Bizim bolum baskaninin kocasi buranin yoneticisi bu insanlar yazin sicaginda da ayni seyleri yaptiklarini soyledi

. Bizim gordugumuz kipkirmizi suratla cilginca yaristiklari idi.

 Burasi Tenis klupten daha Western.  Ingilizlerin disinda Golf ile en cok uzakdogulular ama Guney Koreliler ve Japonlar ilgileniyor sanirim. Ama bunlar inanilmaz disiplinliler hayatin her alaninda oldugu gibi.
 

Golf Klupte yilda bir kez uluslararasi yarisma duzenliyor. Tyger Woods disinda tum meshurlar geliyorlarmis. Tyger Woods’un gelmemesinin nedeni olarak Abu Dhabi’nin kendisine 3 milyon $ odeyerek anlasma yaptigini ve bu anlasma cercevesinde baska bir ulkede yarismasini yasakladigini soyledi. Bu 3 milyonun disinda yaris kazanirsa da artisi oluyormus.

Ne hayatlar var degil mi?

Bir baska konu ise Ingiliz erkeklerin Golf klupteki halleri. Bu insanlar tum gunlerini buyuk ekran tv.nin karsisinda futbol maci izleyip icki icerek geciriyorlar. Bolumdeki Ingilizler ile konusunca Ingiliz erkeklerin bu model oldugunu soylediler. Inanilmaz. Kadinlar bir sekilde calisip cocuklar ile ilgilenirken bunlar zevkten sasirmis durumdalar. Benim aklima ilk gelen ulkelerin refah seviyesi arttikca insanlarin tembellestikleri oldu. Keseden yemekteler. Tabiki Ingiltere’nin su anki ekonomik durumunu dusunmeyin lutfen.

Sadece anadileri Ingilizce oldugu icin en iyi islere kolaylikla ulasabiliyorlar. Bir de kimlikleri cok degerli bulunuyor. Osmanli atalarimiza ne kadar kizsak azdir, Ataturk keske daha uzun yasayabilseydi deyip duruyorum kendi kendime.

Yasayan canlilarin bir yasam egrisi vardir. Bu can egrisi gibi birsey. Cok calisarak cogalirlar, refah seviyeleri artar ama doyum noktasindan sonra birbirlerini yerler. Bu egri bir mikroorganizmadan baslayarak ulkelere  kadar genis bir yelpazede gorulebilir.

Bu ilginc aciklamadan sonra dusunun bakalim kim nerede?

SPOR GÜNÜ

21/02/2011

Spor Bayramı
Katar devleti hepimize yine güzel bir sürpriz yaptı ve 14 Şubat’ı ‘’Ulusal Spor günü’’ olarak ilan ediverdi. Ediverdi diyorum çünkü bu son 15 -20 gün içinde gelişen bir olay. Hatta birkaç gün öncesine değin ‘’milli Tatil’’ kapsamında olup olmayacağı bile belli değildi. Okullarda bile. Hatta bizim okulumuz 7 Şubat için hazırlanmıştı. Tüm program yapılmış bizlere de iletilmişti.  Aniden Milli eğitimden gelen yazı ile program iptal ediliverdi ve denildi ki;
‘’ spor günü 14 Şubat olarak belirlenmiştir. Bu tarihte okul olmayacak öğrencilerimizi aşağıdaki listedeki yerlerde spor etkinliklerine katılmaları için cesaretlendiriniz.’’
Bu yazıyı tatil öncesi son iki gün içerisinde iki defa ilettiler. Aman unutmayın diye. Okulumuzun zavallı Beden Eğitimi bölümü’’ boş yere program hazırlamış oldular. Neyse, bu da olayın bir başka boyutu. Bu ülkenin çalışma biçimi. Önce yaptırırlar, sonra istedikleri gibi karar değiştirirler.
 Spor günü son birkaç yıldır milli tatil olmadan kutlanıyormuş. Hatta geçen sene Kaan’da böyle bir program dahilinde bir çok etkinlikte bulunmuştu. Ama hani okulun sportmen çocuklarının alınıp bir tesiste toplayarak, yarıştırılması üzerine bir spor etkinliği. Geride kalanlar okulda derslere devam ediyorlardı. Herkes de işinde gücünde. Bu yıl farkındalığı arttırmak, devlet olma yolunda bir ulusal gün daha yaşamak için  aniden 14 Şubat Spor Günü oldu ve her yer tatil oluverdi. En tatilsiz İnşaat şirketlerine kadar. Hatta gördüğümüz kadarı ile şirketler devletle samimiyeti bozmamak için maddi- manevi inanılmaz destek verdiler.
Arada söylüyorum. Ülkenin en önemli sağlık sorunlarından biri Obezite ve buna bağlı kalp-damar, kanser gibi hastalıklar. Çözüm yollarından en önemlisi spor yapmak ve sağlıklı beslenmek. İşte yaratılan bu yeni bayramımız sadece spor değil sağlıklı beslenme kültürünü de geliştirmeyi amaçlıyor.
Tabi ki eminim fikir Şeyha’mız Hanımefendiden gelmiştir.
Bir gece önce Kemal,  eve ertesi gün tatil müjdesi ile geldi. Bu sevinçle ertesi gün erkenden kalktım. Dışarıya bir baktım hava nasıl güzel anlatamam. Yılın ilk güzel günü. Tıpkı bütün dünyada olduğu gibi bu kış burada da kendi çapında epeyce soğuk geçti. (Gülmeyiniz lütfen. Sabahları ben işe giderken yaklaşık 6’C civarında oluyordu. Ama inat ettik yayıntı olur deyip ısıtıcı almadan geçirdik.)

Bendekibu neşe ve coşku derin uykularında olan sevgili aile üyelerime pek sirayet etmemiş olacak ki  tek nazımın geçtiği Kemal’i sökerek!!! yataktan kalkmasına yardımcı oldum.

Okuldan gönderilen etkinlik programının ekini açamadığım için nerelerde ne etkinlik var bilemiyoruz. Ama duymuştum Kornişte yani buranın kordonunda yürüyüş varmış. Yola koyulduk. Vardığımızda tüm Katar’ın orada olduğunu düşündük. O kadar kalabalık.  Çocuklar için ayrı etkinlikler hazırlamışlar. Şişme çocuk parklarından, basketbol potalarına, yüz boyamasından, etkinliğe katılanlara oyuncaklara kadar. 

 Yürüyüşe başladık. Ben hemen tabiî ki fotoğraf olayına girdim. Birisinden bizi foto çekmesini rica ettik  aaa bir baktık Türk arkadaşlar maile gelmişler. Hem de küçük çocukları ile. Bravo dedik.

Hava bize torpil yapmış. Ne alışık olduğumuz toz, duman, rüzgar, ne çok sıcak ne çok soğuk. Hatta normalde görmeye alışık olmadığımız  güneş bile gökyüzünde pırıl pırıl parlıyor. Yürüyüşe başladık. Yürüyüşün başlangıç noktasına ekip yerleştirmişler. Elinize küçük bir mühür vuruyorlar. 2 km. lik kulvar yapmışlar. Bittiği yerde bir mühür daha. Sonrasında üzerinde ‘’Qatar Sports Day’’ yazan tshirt, şapka  ödülünüzü alıyorsunuz. Kuyruk çok uzun. Ama bakınca kadınlara ayrı kuyruk olduğunu fark ettik. Hemen girdim sıraya ödülümü aldım. Hatta evde çocuklar var deyince 3 tane verdiler. Bize 2 km. az geldi. Devam ettik. Sanırım 10km. filan da yürüdük.

Yol boyunca yarıştan dönenleri gördük. Bizden önce koşu yarışı yapmışlar. Neyse ben koşamam zaten. Bu arada başlangıçtan bitişe kadar devlet ve özel şirketler stant kurmuşlar, su, elma ve muz dağıtıyorlardı. Dedim ya bu etkinliğin bir amacı da sağlıklı beslenme kültürü oluşturmak diye.  Örneğin,  hiç fast food standı yoktu. Yine dedim ya özel şirketlerde inanılmaz destek vermişti. Buranın meşhur süpermarket zinciri bir elmalar koymuş yemyeşil. Hani reklamlarda olur ya. Ye beni hissi yaratır. Aynen.
Yine buranın  devlet hastanesi koskocaman bir stant kurmuş tansiyon ve kilo ölçüyor, kan şekerine bakıyor ve çıkarken de elimize besinlerin kalori değerini gösteren bir tablo veriyorlar. Bakınca tabloya aman Allahım oluyorsunuz. Çıkışta kahvaltıya peynirli pizza söyleyecektik hemen vazgeçtik.

Bir diğer noktada müzik grupları müzik yapıyorlardı.

Katılım çok yüksekti. Her milletten, her cinsten, her yaştan insan vardı. Hatta en hareketsiz olan Katar’lılar bile. Buralarda çocukların bisiklete bindiğini pek görmezsiniz. Hatta 5-6 yaşındaki çocuğu hala bebek arabasında taşıdıklarına şahit olmuştum. Baktım bisikletli 3-4 yaşında bebeler. Bir başka Katar’lı ayağına şimdiye değin hiç görmediğim robotların ayaklarına benzer veya sakatlarda bulunan gibi bir yürüme aleti takmış. Ama sakat birisi değildi. Alet havalı bir şey.  Birazda bizim sirk cambazlarının bacaklarına taktığını andırıyor. Onunla yürüyor.
Ama yapmayan da yapmıyor. Arap olduğunu düşündüğüm bir amca  millet canhıraş biçimde spor yaparken 250 kiloluk gövdesi ile malak gibi uzanmış çimlere afedersiniz ama poposunu da spor yapanlara çevirmiş yemek yiyor. Manzara o kadar komikti ki. Arada piknik yapan Arap aileler de  gördük maalesef.
Şirketler araba tutmuşlar. Çalışanları ve ailelerine üzerlerinde şirketin isminin ve ‘’Qatar Sports Day’’ yazan Tshirt ve şapka dağıtmış yürütüyorlar. Bunun şirkete bir sürü faydası olduğunu düşündük Kemal ile. Devletin bayramını destekleyerek devletle arayı sıcak tutmadan, şirket reklamının yapılmasına hatta elemanlarda motivasyon oluşturmaya kadar. Çünkü gelenler daha çok Hintliler, Filipinlilerin çalıştığı şirketler olunca bu insanların gerçekten motivasyona ne kadar ihtiyaçları olduğu tartışılmaz bir gerçek. Çok akıllıca. Bir atışta on kuş vurmak derim ben buna.
Bizi yaklaşık 2 saat yürüdük. Arada fotolar çektirdik. Sonrasında kalbimiz ferahlamış olarak eve geldik.
Ben aslında öğleden sonra da şehrin spor merkezi olan Aspire Zone’a gitmek istedim de Kemal bayıldığı için gidemedim.
Ertesi gün işte konuşurken öğrendim. Tüm gün boyunca şehrin her tarafında etkinlikler olmuş. Hatta İslam Merkezinde bile. İnanılmaz.  Özellikle de Üniversitelerde. North Atlantik’teki hocam Susana’dan biliyorum. Dersler yoktu ama etkinliğe destek amacı ile hocaların okula gelmesi istendi.
Yine bu konuşmalar sırasında öğrencilerimizin pek çoğunun evden dışarı çıkmadığını duyunca doğrusu üzüldüm. Ama bazılarının erkek kardeşleri aktivitelere katılmış. Bir de komik bir şey söylediler. Yapılan koşu yarışı iptal edilmiş, çünkü yarışmacılardan çoğu kulvarları terk edip kısa yollardan gidince skorlar alt üst olmuş.
Geçenlerde Hürriyet Gazetesinden Yonca Tokbaş’ın bir yazısını okudum. Kendisi Dubai’de yaşıyor. Buraların spor anlayışını anlatan bir yazı. Çok hoşuma gitti. Ekliyorum. http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/19876824.asp

Hem yaşadığımız spor günü hem de Yonca Tokbaş’ın yazısı ardından Türkiye’de son zamanlarda yaşanan 19 Mayıs Bayramı kutlamaları kararını düşündüm. Geriye doğru gidişimiz o kadar çarpıcı geldi ki bana. Burada insanlar Spor’un değerini yeni keşfederken biz 96 yıldır kutladığımız spor bayramından  vazgeçiyorduk.
Olayın bir başka boyutu spor’un ve Türkiye’deki 19 Mayıs Kutlamalarının anlamı, yapılış biçimi. Evet bizde spor zevk alma değil yarıştır. Hazmetme değil, her türlü kirli oyuna da zemin hazırlayacak denli kıyasıya rekabettir. Nerede kalmış olayın dostluk ve bedensel, zihinsel gelişmeye destek olması boyutu. Peki böyle yapıyoruz da sporda çok başarılı olabiliyormuyuz? Büyük klüplere bir bakın hep devşirme sporcular. Kalıcı olmaktan çok,  günü kurtarmaya yönelik adımlar.
19 Mayıs kutlamaları nasıl çıkmış. Geçenlerde bu konuda bilgilendirici bir mail aldım. Onu  ekliyorum.
 akp hükümeti 19 Mayıs Bayramı’nı kaldırmak için düğmeye bastı.
Nazlı Ilıcak CNN TÜRK’teki “Dört Bir Taraf” programında 19 Mayıs törenlerinin Nazi Almanya’sından örnek alındığını söyledi.
Ne yazık ki Altan Öymen bir yanıt veremedi. Oysa…
Soner Yalçın Hürriyet gazetesinde kaleme aldığı yazısında, 19 Mayıs Bayramı törenlerinde gençlerin neden beden eğitimi yaptıklarının tarihsel sürecini anlatmıştı.
12 Mayıs 1916’da Kadıköy İttihatspor (bugünkü Fenerbahçe) sahasında Darülmuallim’in (Erkek öğretmen okulu) öğrencileri Selim Sırrı (Tarcan) nezaretinde Osmanlı tarihinde ilk kez toplu halde beden terbiyesi/eğitimi gösterisi yaptılar.
Ne Nazi Almanya’sı?
Bu “Jimnastik Şenlikleri” adı verilen törene katılan öğrenciler arasında Altan Öymen’in babası Hıfzırrahman Raşit Öymen de vardı!
12 Mayıs 1916’dan sonra bu beden eğitimi bayramı her yıl mayıs ayının üçüncü Cuma günü “Jimnastik Şenlikleri”, “Mektepler Bayramı”, “İdman Bayramı” adı altında düzenlendi. Gösteriler Cumhuriyet’in ilanından sonra da sürdü. Günü değişmekle birlikte hep mayıs ayı içinde yapıldı. 1936 yılında “İdman Bayramı” şenlikleri ilk kez 19 Mayıs gününe geldi.
Ve bu sebeple, 20 Haziran 1938’de, ulusal bayram ve genel tatiller hakkında 2739 sayılı kanuna ek yasayla, Gazi Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı 19 Mayıs (1919) günü Gençlik ve Spor Bayramı olarak ilan edildi. Öneriyi getiren Beşiktaş’ın efsane futbolcusu Ahmet Fetgeri Aşeni idi…
Nazlı Ilıcak TV’de herkesin gözünün içine baka baka yalan söylüyor. Ve ne kadar kolay “Nazi” sözcüğünü azına alıp bir tarihi lekeleyebiliyor.
Evet, nasıl bu kadar kolay itham ediyorlar.

Doğrusu ben de tarihçeyi bilmiyordum.

Bence en büyük eksiklik bu güzel bayramın halka indirilememesi.  Bildiğiniz üzere bu bayrama sadece devlet okullarında hatta daha çok kıyıda köşedeki okullarında okuyan bir kısım öğrenci katılır ve ikinci dönemin yaklaşık yarısında talim yapmak için okuldan dolayısı ile de derslerinden epeyce uzak kalırlar. O nedenle de lisenin ilk iki sınıfı görevlendirilir. Çocuklar askeri disiplinle, son derece zevk almadan ellerinden geleni yapmaya çalışırlar.
Diğer ülke vatandaşları için 19 Mayıs sadece tatil demektir. Hele hafta sonu ile birleşirse de yemede yanında yat durumu.
Bu bayram ilk defa ilan edildiğinde tabiki Türkiye’nin o günkü şartlarında düşünüldüğü için toplumda spor bilincini oluşturmak için inanılmaz bir farkındalık yaratmıştır. Ama şimdi aradan geçen bunca zaman içerisinde günümüz koşullarına adapte edilip halka indirilemez miydi? Tıpkı burada olduğu gibi rekabet etmeden ailecek spor yapılacak güneşli bir Mayıs günü olarak kutlanamaz mıydı? Kutlamaların kaldırılması geriye gidiş değil midir?
Bir dönem kızların kıyafetlerine takmışlardı. En son artık toptan kaldırmaya karar verdiler.
Bunları düşününce ‘’eller aya biz yaya’’ atasözümüzü hatırladım.

Son olarak Spor günü ile ilgili burada halk arasında yapılan geyiklerden de söz ederek sizde yazımı yüzünüzde gülümseme ile ben de ise  spor gününü her boyutu ile etraflıca anlatabilmiş olmanın   mutluluğu ile bitireyim.
Biliyorsunuz 14 Şubat aynı zamanda Sevgililer günü. Ama yerel halk böyle günleri kutlamak istese de kutlayamıyor. Expatlarda ise bir telaş bir üzüntü. Örneğin benim İngiliz bölüm Başkanımın tasası bizi gerdi.  Kocasına hediye almaya vakti yok, çocuğu ne yapacaz kutlamalar sırasında vs. vs. post modern sorunlar…İşte bu nedenle expatlar arasında ‘’Devlet çaktırmadan günü tatil yaptı bizi mutlu etmek için’’ dendi.
 Eee  peki halk bunu nasıl kutlayacak. Onlar da Sevgili+Spor= Çocuk olarak kendi versiyonlarını oluşturup zaten kalabalık olan ailelerine bir üye daha ekleyerek tabiki’’ geyikleri ile çalkalandık.
Not: Çektiğimizi zannetiğimiz onlarca fotografı makinayı ters tutarak ve kamera modunda çektiğimiz için görüntüler çok anlamsız olmuş. Üzgünüm kendi çektiğim fotoları ekliyemiyorum. Ama internette güzel resimler buldum sizler için.