BİR RESMİN ARDINDAN…

Aşağıdaki resime iyice bakınız lütfen.
Neler görüyorsunuz?

Burası bir devlet okulunun önü ve saat’te okulun çıkış saati civarı.

Bu fotografta neler size ilginç geliyor?

Bana göre  tam da Katar’lıları anlatıyor.

ÇÜNKÜ,

1) Devlet okulu olmasına rağmen arabaların hepsi 4*4.
2) Kullananlar hepsi şoför ve maaşları arabanın tekerleğinin parasından azdır.
3) Okulun dışında park edilecek çoook geniş bir alan olması nedeniyle çıkacak öğrencileri o geniş alanda bekleyebilecek iken illa da okulun bahçesine birbirini ezerek girip orda beklemeye çalışıyorlar. Prens ve prenseslerin üç adım dahi yürümesine kıyılamıyor. Üstelik de hava çok güzel olduğu halde.

Hiç üşenmedim. Arabamı park edip şu anın fotografını çektim.

Fotoğrafları çekerken bir korna sesi duydum ama açıkçası hiç üstüme alınmadım.
Tam arabama binerken buraların en meşhur arabası Toyota Land Cruiser içinde bir Katar,’lı arabayla yanıma gelmiş bana sesleniyor ve hafif kızgın modda neden fotoğraf çektiğimi soruyor. Buralarda foto çekmek çok zor. Hele kadınların, kızların mümkün değil. Burasının bir erkek okulu olduğunu düşünüp ulu orta çekivermiştim. Zaten ortada öğrenci de yoktu.  Arabalarda genelde şoförlerin olduğunu görünce de daha da rahatlamıştım. Demek aralarında ebeveynler de varmış.

Siz olsaydınız ne cevap verirdiniz?

Şey benim bloğum var da bu resmi oraya koyacağım altına da      ” işte tipik Katar” yazacağım.

Aklıza bile getirmeyin!!!

Hemen ”ben öğretmenim bu okulun isminin resmini çektim. Bu okula öğretmen olarak başvurmak istiyorum da” deyiverdim. Bana baktı baya inceledi. Aklına başka soru gelmedi sanırım tekrar aynı soruyu sordu. Ben de aynı cevabı tekrarladım. Akıllı, başka cevap vereceğimi mi düşündü?
Cevabımdan tatmin olmayınca ne sorsam ne sorsam diye düşünüp buraların meşhur sorusu olan  ”nerelisin” diye sordu.(iyi bir dedektif olamazmış sanırım.)  Hoşuna gidecek cevabı biliyordum. Hemen ”TURKİYA” şeklinde cevapladım. Ohhh ”are you muslim?” Artık öğrendim artık öyle ”yes it is a pencil” kıvamında yanıtlamıyorum ve çoşkulu bir tonda ”Alhamdulilllah,  I’m Muslim” diyorum. Tabiki böyle söyleyince bütün kapalı kapılar açılıyor. Burada da aynı şeyi uyguladım ve o kızgın adam gitti. ”Vallah, Shukran” demeye başladı. Konuşma biraz daha ilerlese çocuklarına özel ders isteyecek gibiydi.
Alın size bir gariplik daha. Türk’seniz, Müslümansanız kapılar açılıyor. Ama sanmayın ki tüm Müslümanlara. Hintli, Pakistanlı, Nepal’lilere o kapılar açılmazken bir İngiliz’e rahatlıkla açılabiliyor. Tıpkı İstanbul ve Mekke mikroplarının onlara zarar vermeyeceğini düşünmeleri gibi.
Bu konuda yazacak çok şey var. Renkler, dinler ve milletler ayrımcılığı başlı başına bir başlık.

KANIMI BAĞIŞLAYAMADIM!

Katar’da yaşamaya başlayalı 4.5 yıl oldu. İlk zamanlar her şey değişik geliyor, hatta şok ediyordu. Bu blog’da aslında o şokların eseridir denilebilir. Şok olup olup yazıyordum.
Sonraları, yazıya uzun bir süre ara vermemde de ülkeye alışmanın etkisi olmuş olabilir.
Uzun bir aradan sonra şimdi yazacağım konuda yine şaşırtıcı bir deneyim yaşadım denilebilir. Bunca yıl sonra hala şaşıracak şeyler bulabiliyorum.

Son zamanlarda her yerde kan bağışına davet eden ilanlar görmeye başlamıştım. Oysaki bunca yıldır hiç kan bağışı konusu gündeme gelmemişti veya ben hiç duymamıştım. Demek ”ya ciddi ihtiyaç var ya da bilinç oluşturulmaya çalışılıyor” deyip bağışlamak için fırsatını kollamaya başladım. Ancak araya Umre sonrasında geçirdiğim ciddi bronşit girince iyileşmeyi beklemek zorunda kaldım.

İyileştim artık diye düşündüğüm günlerde gazetelerde yine ilanı görünce dayanamayıp atladım gittim.
Katar’da bu işi Türkiye’de Kızılay gibi ayrı bir kuruluş yapmıyor. Devlet hastanesinin sorumluluğunda.

İçeri girdiğimde ilk şok. Girişten iki adım sonra bekleme salonu ve kapının karşısında bulunan başvuru masası dikine  Kadın- Erkek diye ikiye bölünmüş. Aslında burada hastaneler, resmi daireler, bankalar her yer böyle. Hatta bankaların sadece kadınlara hizmet veren şubeleri var.  Ama hala alışamadım. Hala Kan bankasında da mı? diyorum.

Ben bunları düşünüp şaşırırken, resepsiyondakiler ve yanda bekleyen erkekler de beni görünce şaşırdılar.İçeri girmemle bütün bakışlar bir anda bana döndü. Kendimi, dünyada ilk kan bağışı yapan kadınmışım gibi hissettim, hani ilk kadın pilot, vali gibi.

Kadın bölümünde donör olmayınca çalışan da yok. Beklemememi ve erkekler bölümünden hemşirenin az sonra geleceğini ama çok yoğun oldukları için zaman alabileceğini belirttiler.

Bu beklemeler, gözlemlerim için bulunmaz fırsat.

Başladım incelemeye. İki tarafa da bakınca erkekler tarafı hıncahınç doluyken kadınlar bölümünde in ve cin karşılıklı top oynar vaziyette bir Allah’ın kulu yok. İlk düşündüğüm ”bu ülkede kadınlar kan bağışı yapmaz mı” oldu. Daha sonra muzır yanım devreye girdi ve  bağışa ihtiyacı olan bir kadın nasıl namahrem bir erkeğin kanını kabul eder deyip kafalarına soru işareti sokup ”al sana kadın erkek ayırmada gelinen nokta. Mabrook”(mübarek olsun) demek geldi içimden.
Bir ilginçlik daha erkekler bölümündeki erkeklerin tamamının Hintli olması. Acaba bir yakınları mı hasta da onlara kan veriyorlardı bilemedim.
Nerde bu ülkede yaşayan 72 milletten insanlar?

Kısa bir süre sonra hemşire yanıma geldi. Muayene odasına geçtik. Burada kan alınması önce sorular soruluyor ve soruları geçerseniz küçük bir sağlık kontrolünden geçiyorsunuz.
Başladık. İlk sorusu dün gece kaç saat uyudunuz? Aslında pek iyi uyuyamamıştım ama yine de 7 saat dedim.
Sonra ikinci başlık  ilaçlar. İlk soruda kaldım. Antibiyotik kullanımından sonra en az bir ay geçmesi gerekiyormuş. Doğrudur. Gazetelerde çok acil davet görünce, ben belki 15 gün geçince kabul ederler diye gelmiştim zaten. Ama yine de sorması gereken diğer soruları otomatik kurulmuş robot gibi sormaya devam etti. Hani gerisini sormaya gerek yok demiyorlar.
Üçüncü başlık; Seyahatler. Son 6 ay içerisinde yurt dışına çıktınız mı? Ben de Türkiye, Tayland ve Umre deyince başladı Bakanlığın verdiği talimatı saymaya.
Tayland’a ve Türkiye’ye gidenler 6, Türkiye’de sadece  İstanbul’a gidenler ile  Umre’ye gidenler ise 1 ay, geçmeden kan veremiyormuş. Yok artık dedim.
Hadi Tayland’ı anlarım. Ama İstanbul,  İzmir’den daha risksiz bir yer mi? Ya Umre, insanlar içiçe nefesleri birbirinin yüzünde olacak kadar yakın bir şekilde ibadet ediyorlar. Umre’ye üstelik Tayland’lı da , İzmir’li de gidiyor Ancak bu kadar yanlı olunur dedim. Sağlıkta bile yanlı olunur mu?

Anlamsızlığını anlatmaya çalıştım. Hayatından bezmiş modundaki Hemşire  ”bakanlığın talimatı” dedi. Ben de söylediklerimi lütfen iletin deyince hani beni beyninden başka bir organıyla dinliyormuşçasına ”evet” dedi. Açıkçası hastane yönetiminin çalışanları dinlediği izlenimi edinemedim.

Bu olay bana yıllar önce Türkiye’de hem de İzmir’de Devlet hastanesinde yaşadığım bir olayı hatırlattı. Bundan yaklaşık 10 – 15 yıl önce İzmir Devlet Hastanesinde bir arkadaşımın annesi ameliyat olmuştu. Ben de arkadaşımla annesini ziyarete gitmiştim. Hastane nasıl dökülüyor, pis bir halde iken kel başa şimşir tarak misali hastane girişlerine hijyen açısından Galoş koymuşlar, hastaneye girmeden öce galoş satın alıp, giyme zorunluğu getirmişler. Tabi ki galoşların başında da amca modunda şirin, göbekli ve pala bıyıklı bir yurdum insanı. Arkadaşım annesi için her gün gide gele bu amca ile ahbap olmuş. İkimiz aynı anda içeri girmeden önce tam galoş almaya hazırlanırken bu amca arkadaşıma ”senin galoş almana gerek yok anlamında ”sen geç” deyip bana ”sen kal ve Galoş al” deyince ikimiz de çok gülmüştük. Ben arkadaşıma ”senin mikroplar tanıdık ve torpilli herhalde” diye dalga geçerken arkadaşımda beni çok titiz bulduğu için o olaydan sonra ”bak gördün mü o amca bile seni benden riskli gördü, ” deyip yılların intikamını almıştı.

Bir de aklıma Uğur Dündar’ın programı geliyor. Hatırlarsanız Hijyen açısından kötü durumda olan gıda üretim yerlerine baskın yapardı. Programının birinde Uğur Dündar’ın geleceğini önceden haber alan Gıda üreticisi firma o sırada tarlayı traktörle sürmekte olan  işçisine de bone ve galoş giydirmişti.

Anlamını bilmeden yapılan her iş böyle trajikomik olaylara mahkumdur. O nedenle  Türkiye’den örneklere eğitim şart diyebiliriz de Katar’da koskoca hastane yönetiminin koyduğu kan bağışı kuralları nasıl açıklanır? Sonuçta Türkiye’den verdiğim örnekler gibi eğitim sorunları da yok.
Bence tek açıklaması var. Önyargı. Mekke kutsal yer, Türkiye’de bir tek İstanbul’u tanıyorlar ve çok seviyorlar. Dolayısı ile buralardan gelecek mikropların da fazla tehlikeli olmayacağına güveniyorlar.
Ne diyelim. Atalarımız güzel demiş. Umarız güvendikleri dağlara kar yağmaz.

PERDE ARKASI FOTOLAR

Perde arkasından  Ka’be’ye bakma zamanı

1) Temizlik ;
Bu kadar kalabalık ve insan çeşitliliğinin yoğun olduğu bir yerde temizlik çok önemlidir. İlgi ve tecrübe alanıma girdiği için gözlemledim. Şansıma da epeyce ilginç örnekler çıktı.
Periyodunu ve etkinliğini bilemiyorum ancak çok yoğun temizlik yapılıyor. Açıkçası hijyen konusunda çalışmış biri olarak perde arkasını yani temizlik planlarını görmek isterdim.
Ancak, yapılış şekli ilginç. Herkes yoğun bir şekilde ibadetini yaparken birden temizlik ekipleri etrafınızı sarıp, son derece kaba bir şekilde nerdeyse ayakları ile iterek, kalk git burdan diyor. İnsanlar da bu kabalığa karşı gayet normal reaksiyon verip hatta ağırdan alabiliyor. Ayrı bir iletişim biçimi söz konusu.
Temizlik başlamadan önce temizlenecek alan bant veya plastik duvarlarla çevriliyor ki insanlar temizlenecek bölgeye girmesin. Daha sonra yerler ilaçlı sularla dezenfekte edilerek yıkanıyor. Etrafa güzel sabun kokusu yayılıyor.

Temizlik son derece modern sistemler ve ekipmanlarla yapılıyor.

 Rogarlara varıncaya değin dezenfeksiyon ve ilaçlama yapılıyor.

Bu anı yakalamak zordur. Ka’be’nin örtüsünün temizlendiği an. Görevli iki kişi. Biri çaylak ve işi yapan, diğeri onun yöneticisi . Fırça uzun ve yumuşak tüylü. O manlift’i oraya nasıl soktular o kalabalıkta diye düşünmeyin. Herkesi itip kakıp sokmuşlardır. Artık kalabalığa alışmışlar.
Ka’be’de temizlik işleri aşağıdaki resimde görülen turuncu-yeşil tulumlu işçiler tarafından yapılıyor. Devlet bunlara para vermiyor. Bu kişiler sadece ziyaretçilerin verdikleri sadaka ile geçiniyorlar. Anlaşılan bu konuyu da Suudiler ziyaretçilere taşere etmişler. Dolayısı ile bu insanlar dilenci gibi para ister hale gelmişler. Hiç yakışmamış.
 
Son olarak Umre, Hac planlıyanlara konuyla bağlantılı bir tavsiyem olacak. Gitmeden muhakkak grip ve menejit aşısı olun. Hatta doktorunuzla konuşup ona göre gerekli başka önlemler varsa alın.
 Ben yaklaşık 10 yıldır hiç grip, hasta  olmamış ve antibiyotik kullanmamıştım. Ancak geldikten sonra çok ağır bir Bronşit geçirdim. İyileşmem 10 günü buldu.
Nedenine gelince, dünyanın her tarafından gelen insanların değişik floraları oluyor. Bu getirdikleri mikroorganizmaları sizin vücudunuz  tanımıyor. Bir de iklim değişikliği, yaşam temposundaki değişiklik, uykusuzluk, sağlıksız beslenme eklenince bağışıklık sistemi zayıflıyor. Sonuçta hem ziyaret sırasında hem de ziyaret sonrasında herkes çok hastalanıyor. Hele yaşlılar.
Katar’da Umre çok sık yapılan bir şey olduğu için doktorlar da bu konuda deneyimli. Benim doktorum gitmeden önce Grip ve Menenjit aşısı olmak gerekir dedi. Neyse, Menejit’i düşününce yıne de ucuz kurtulmuşum dedim. Bana next time aşı olup gidin dedi.Next time? Bilmem olur mu?
 
 
Araplar’ın egosu  nedeniyle Dünyanın en büyük saati ünvanına da sahip. İnşaası, görünüşü ile İslam aleminde ciddi tartışmalar yaratmış bir gökdelen. Dediğim gibi Ka’be’ye tepeden bakar vaziyette. Osmanlılar tarafından 1871 yılında yapılmış  meşhur Ecyad Kalesi’nın 2002 yılında yıkılarak yerine yapılmış. Kale’nin yıkılması ile Mekke’deki 500 yıllık Osmanlı hakimiyetinden geriye sadece  1573-1577 yılları arasında yapılan Osmanlı revakları kalıyor. Onlar da 2012 yılında yıkılmış. Böylece Ka’be’deki tüm Osmanlı izleri silinmiş oldu.
3) Peygamberimizin evi; Ka’be’nin hemen dışında doğduğu ev.Kütüphane olarak kullanılıyormuş. Etrafı düzenlenip  özenle restore  de edilmemiş. Sanki sıradan bir ev gibi duruyor.
4) Ka’benin 360 derece etrafı; yüzyıllardır hala düzenlenmemiş olmaması üzücü ve şaşırtıcı.

                                                       


 5) Ka’be’de cenazeler, Bu görüntü yatsı namazından sonra çekildi. O saatte bile cenaze namazı kılınıp, defnediliyor. Herkes müslüman olmasına rağmen kefenlemeler farklı. Tüm vücudun yaralıyı sargı beziyle sarmış gibi olanından, yüzü açık olanına kadar geniş spektrumda. Kadınların vücut bölümüne tabut gibi bir kapak kapatılarak vücut hatları gizleniyor. Baş ve ayaklar kapağın dışında ama kefenli. Ka’be’nin içerisinde vefat edenlere özel  tören alanları var. Cenaze namazından sonra meftaya herkesle birlikte Tavaf yaptırılıyor. Hem de bazılarının yüzleri açık biçimde. Tüm bu işlemler koşma temposunda yapılıyor. Sanki cenazeyi bir an önce toprağa kavuşturmak ister gibi.

6) Namaz zamanı; Son olarak resmi yok ama söz etmeden geçmek istemedim. Namaz vakti yaklaşırken hayat duruyor. Yaklaşık 1 saat öncesinden herkes yer kapmaya calışıyor. Her yerde ,AVM’de, sokakta. Yürünülen yollarda seccadesiz bir şekilde. Din polisi devreye girip oturma düzeni oluşturmaya çalışıyor. Dükkanlar yaklaşık yarım saat önce içerisindeki müşteriler dışarı çıkartarak kapatılıyor. Namaz kılmıyacağım diye bir şey yok. Yoksa iyot gibi ortada kalıyorsunuz. Dışarıda yapılacak işler namaz saatlerinin izin verdiği ölçüde planlanlanması çok önemli.. 

DÖNÜŞ

DÖNÜŞ

Veda ettiğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Daha eve varmadım ki.
Ka’be ile vedalaştıktan sonra bir taksiye atlayıp hızlıca otele geri döndüm. Gelir gelmez telefonum çaldı. Almaya gelecek şoför ‘’az sonra yanınızdayım, geliyorum’’ diye arıyordu. Yaklaşık yarım saat erken olması nedeni ile rahatladım. Çünkü, bir gün önce beni arayıp geleceklerini teyit etmeleri gerekiyorken aramamışlardı. Onlar aramayınca verdikleri telefon numarasını ben aramış ama bulamamıştım. Acaba yanlış mı arıyorum deyip önce hocaya sonra otel görevlilerine de aratmış ancak onlar da bir  bir türlü ulaşamayınca, Kemal’i arayıp yardım istemiştim. O’da arayıp ulaşamayınca, çaresizce Doha’daki seyahat şirketini aramıştı. En sonunda onlar aracılığı ile ulaşabilmiştik.
Suudi Arabistan, Katar’dan da daha Arap özelliklerini taşıyan bir ülke. Siz üzerinize düşen görevi yapmanız yetmez bir de karşınızdakilerin yapacağı  işleri de adım adım takip etmeniz gerekir. Yoksa her an kalp krizi yaşayabilirsiniz.
Aslında sözleştiğimiz buluşma saatinden erken olmasına rağmen şoförü bekletmeyelim deyip annemle kahvaltı etmeden hemen aşağıya indik. Bekliyoruz gelen giden yok. Bir süre sonra şoför telefon ile aradı. İngilizcesi çok kısıtlı. Anladığım kadarı ile otelin hemen arkası bir yerde. Anlatmaya çalıştım. Anlamayınca ne yapsam diye etrafa bakındım. O sırada sabahın 7’sinse lobide uyuklamakta olan bell boy’u gözüme kestirdim ve yardım istemek için uyandırdım. Telefonu alıp konuşmaya başladıklarında konuşmalarına inanamıyordum. Bell boy da çalıştığı otelin adresini bilmiyordu. Arap -Urdu karışımı bir dilde konuştular. Anladığım kadarı ile bell boy oteli tarif edemiyordu bizim şoförde zaten tarif etse bile anlamıyordu. Bell boy zaten İngilizce de bilmediği için konuşmayı bana aktaramadan telefonu bana geri verdi.  
Ne yapmalı derken, o sırada kapının önünde Umre’cileri Ka’be’ye götürüp getirmekle görevli otobüs şoförünü gördüm. Çaresizce telefonu ona uzatıp taksi şoförünü aradık.  Otobüs Şoförü Pakistanlı. Pek Arapçası yok. Urdu dilinde konuştular. Konuştu konuştu o da telefonu ne konuştuğunu söyleyemeden bana verdi. Ama bana otelin mutfağından yardım etmesi için birini getireceğini el işaretleri ile anlattı. Gitti.
Yine elimde telefon ne yapacağımı bilmez bir halde etrafa  bakınırken bir taksinin yandaki otelin önünde durduğunu gördüm. Hemen taksinin şoföründen yardım istedim. Gerilimden tüm bu yardım istemeler doğal olarak pek de medeni çerçevede olamıyor. Adamın eline telefonu tutuşturuveriyorsun. Şansıma bu şoför biraz yol ve İngilizce bilen birine benziyordu. Beni arayan şoföre tekrar telefon açtık. Onlar kendi aralarında Urdu konuştular. Konuşma bitince taksi şoförü ne yazık ki benim şoförün anlayıp anlamadığına emin olamadı. 
Bu arada, her konuşmadan sonra beni alacak şoförle ben de konuşuyordum. Konuştukça adamın stresten kilitlendiğini fark ettim. Bildiği üç kelime İngilizce varsa o da stresten gitti. Bloke oldu. Bir süre sonra telefonlarıma da cevap verememeye başladı. Bağlantımız kopmak üzere. Ben artık beklemekte olan taksi şoförüne ‘’beklemesini taksi gelmezse kendisi ile gideceğimi’’ söylemek zorunda kaldım. Sağolsun bekledi. Bu arada otelin mutfak ekibi de önlükleri ile aşağı indiler. Onlar da telefon ile konuşmak için sıralarını beklemeye başladılar.
Bir süre sonra şoför aradı. Bu kez o birini bulmuş telefonu ona verdi otelin önündeki taksi şoförü o kişiye yolu tarif etti.
Yapılan defalarca telefon konuşması sonrası yaklaşık 45 dakika sonra, benim şoför filmlerdeki gibi eskortlar eşliğinde teşrif etti. Adam, İngilizce, Arapça ve Urdu dilinde tarifleri anlamayınca yardım istediği Suud’lunun bile sabrını tüketmiş, Suud’lu da‘’hadi gel beni takip et seni otele götüreyim en iyisi’’ demiş anlaşılan. Taş olsa çatlardı.
Suud’lu, bizim uyuşuk şoförden önce davranıp, hemen arabasından indi. Tabiki  ‘’Ben getirdim, benim sayemde gelebildi’’ deyip reklamını yaptı. Benden paramı istiyor yoksa takdir mi diye düşünmeden edemedim. Sulu adamın birine benziyor, böylelerinle fazla konuşmamak en iyisi deyip sadece teşekkür ettim.
Sonraki manzara da ben siyah çarşaflarımın içinde kadınların yalnız restorana bile alınmadığı bu ülkede etrafımda 5-6 erkek çevrili iken şoföre hesap soruyor halim. Umre’de olduğumu unutmadan normal fırçalarımın çok alt seviyesinde bir performans göstermiş olmama rağmen, değil azarlanmak kadınlarla konuşmaya bile alışık olmayan bu adamın, diğer erkekler önünde resmen yerin dibine girmesine yetti. 
Yapacak bir şey yok. Vakit kaybetmeden annemle geçirdiğimiz onca sevgi dolu, romantik günlere tezat bir şekilde hızlıca vedalaşıp yola koyuldum. 
İçimde zerre kadar yolculukta başıma bir şey gelir mi endişesi yoktu. Çünkü, ülkeye alıştım, aşina oldum diye düşünüyordum. Ayrıca gece hemen hemen hiç uyumadığım için feci şekilde yorgun, uykusuz ve sabahki maceradan dolayı gerilmiştim. Aslında tüm bu duygular karmaşasında kaçırılmak aklıma bile gelmedi diyebilirim. Şoför biraz da beceriksiz izlenimi verince ‘’ay bu beni kaçıramaz bile’’diye aklımdan geçirmiş olabilirim.
Dakka bir gol bir. Yola çıkar çıkmaz şoför hemen birine telefon etti. Mekke’den Cidde’ye gitmek için hangi yolu takip etmek lazım diye sordu. Bırakın önceden otelin yerini araştırmasını Mekke’yi bile bilmeyen bir şoför.
Telefon konuşmasından sonra bana ‘’otoban sabahın bu saatlerinde kalabalık olur sizi başka bir yoldan götürebilir miyim’’ diye sordu. Kaygısız ben de ‘’gidelim de bir an önce nereden gidersek gidelim’’ modunda, bir de çok yorgun ve uykusuz olunca ‘’oluuuurrr’’ deyiverdim.  .
Sonra başladı macera. Cidde diye sağı gösteriyorsa biz soldan, sol gösteriyorsa da sağ’dan gitmeye, her türlü stabilize yol, işlek otobanların altındaki küçücük geçitlerden geçmeye başladık. Bu arada yorgunluk ve uykusuzluk nasıl çöktü üzerime gözlerimi aralayamıyordum. Göz kapaklarım kendiliğinden düşüyor aralayabildiğim anlarda gördüğüm manzara stabilize yollar, köprü altları, dağ başı yerler taaa uzaklarda otoban veya Cidde yönünü gösteren tabela ve tabelaya göre tam tersi yönde gittiğimiz, zaman zaman etrafımızda hiç başka arabanın olmadığı stabilize yollar.
 Ne yapsam diye hızlıca düşündüm. Ancak ne soru soracak ve ne de onun ilkel İngilizcesini anlayıp yorum yapacak enerjim olmadığı için kararım ‘’ayyy çok yorgunum ne olan olsun, hele bir kaçırsın sonra çaresine bakarız, bir problem olmadan konuşmaya gerek yok.’’oldu.
Yolculuğum, benim yarı baygın vaziyette yolu takibimle devam etti.

Yaklaşık 1 saatlik yolu, 2 saate yakın bir süre sonra tamamlayarak en sonunda Cidde havaalanına sağ salim vardık. 
Adamın yüzüne bakmadan, hızlıca arabayı kızgın bir şekilde terk ettim.
Verdiğimiz onca paradan aldığımız hizmet bu kadarmış. Ama yine de ağzımdan kötü söz çıkmadı.
Havaalanı nasıl köhne. Bu ülke köhneliği benimsemiş. Hac, Petrol gibi gelirleri olan bir ülke’nin para problemi olmaması gerekmez mi?
Koskoca ülkede hatıra olacak minik bir magnet bile yok. Sadece havaalanında gördüğüm iki çeşit de inanılmaz pahalı.
Havaalanı dışında İngilizce bilen yok denilebilir.
Herkesin dediği gibi Mekke, Suudi Arabistan başka bir dünya. Bu ifade içerisinde her türlü iyi-kötü anlamları taşıyor. Biliyorum.
Dönüş’te bayan yanı istemedim. Baktım ben ve iki erkek birlikte oturacak şekilde yerleştirmişler. Ben cam kenarındayım, yanımda 20’li yaşlarda aslan gibi yakışıklı, klas bir Suud’lu delikanlı. Yakışıklı ötesi, artist gibi.  Çok da şık. Batı eğitimli birine benziyor. Tabiki bu özellikleri taşıyan her Arap erkeği gibi kasıntı, batılı yanıyla da cool arası bir şey. Bilmem hayal edilebildiniz mi? Yanında ise kıyafeti dahil tam tekmil klasik bir Suud’lu.
Demek bayan demesen pekala erkeklerle oturtabiliyorlarmış.
Bir süre sonra klasik Suud’lu gitti. Acaba iki koltuk ötesinde bile bayan istemedi mi?
Biz delikanlı ile yola devam ettik. Ama hiç konuşmadık. Bu da yorgun günlerimin sürprizi oldu sanırım.
Doha’ya yine yarım saat erken indik. Karşılamaya arkadaşım geldi. Ne kadar gelme desem de ‘’insan hayatında kaç kere Mekke’den gelen birini karşılayabilir ki’’ deyince bir şey diyemedim. Ben hala üzerimde Abhaya’m. Türkiye’de kara çarşaf diye bilinen.  Burada Abhaya geleneksel kıyafet olduğu için giymek beni hiç rahatsız etmediğini belirtmek isterim. Katar Milli Gününde okullarda yapılan kutlamalarda her milletten insan bu kıyafeti giyerek kutlamalara katılırlar. Tıpkı bizdeki halk oyunları kıyafetleri gibi.
Uçakta ve inince ‘’olllleeeyyy’’ deyip kıyafetimi çıkartmadım. Çıkartılmasının da giyilmesi gibi düsturlu olmasını istedim.
Ayşegül, beni havalalanında karşıladıktan sonra ‘’hadi gel birlikte yemek yiyelim, kutlayalım’’ diyerek burada yeni açılan Türk restoranına davet etti. Benim de henüz gitme fırsatım olmamıştı. Seve seve kabul ettim.
Restoranda çalışanlar Türk. Halim biraz farklı olunca açıklama yapmak gereğini duydum. Hemen tebrik ettiler. Bu konuşmadan sonra lavaboya gittim ancak bir baktım az önce yaptığım Umre’yi tebrik eden bu garson da içeriden tuvaletten çıktı. Meğerse yanlışlıkla erkekler kısmına girmişim. İkimiz de güldük.
Böylece bana yaraşır bir final yaparak, bu maceralı, kutsal geziyi tamamlamış oldum.
Bu ziyaretin hayatımda önemli bir yeri ve değeri olacak. Gitmeden önce hiç bir şartlanma yapmadan tamamen duygularımı serbest bıraktım. Neler hissedeceğimi ben de bilmiyordum. Bu konuda hissettiklerimi, düşüncelerimi paylaşmıştım.
İyi ki bir sürü macerayı göze alıp gitmişim diyorum.
Benim için bir diğer değeri ise Atatürk oldu.
Türk halkı ve kadınları için yapılan Devrimlerin büyüklüğü ve anlamı bir kez daha yüzüme çarptı.
Umre’ciler, Mekke’de bazı restoranlara yalnız kadınların alınmadığını, girenlerin ise kovalandığını söylediler. Kadının herhangi bir sınıfı bile yok. Vatandaşın değeri yok, adalet yok. Bir kesimin ağzından çıkan şeyler kanun niteliğinde. İnsanlar dinle uyutulmuş,vs,vs,vs…
Bu konuda daha yazacak çok başlık olabilir. Hepsini biliyoruz.
Ve Atatürk’ün vizyonu… O dönemde toplum hiç beklemediği halde bu devrimleri yapmak. Halka anlatmak. İnanılmaz.
Nur içinde yatın Atatürk ve onun takipçisi silah arkadaşları. Hiçbir çıkarı olmadan vatan toprağı ve kalkınması için canını veren şehitlerimiz, yaralanan, sakat kalan gazilerimiz.
Sadece düşmanlarla savaşmak ile yetinebilirlerdi. Onlar, ikinci savaşlarını cahillik ve bağnazlıkla yaptılar.
Bu yazı dizisinin sonuna gelmişken birkaç konuya açıklık getirmek isterim.
1) Din gibi hassas bir konu hakkında yazmak aslında biraz risklidir. Hele günümüzde. Baştan anlatmasam mı acaba bile diye düşündüm. Ama anlatmak istedim. Sonuçta çoğunluğa yabancı bir konu ve genelde benzer şekilde anlatılmış.
Ben dine etik değerler açısından yaklaşıyorum. Basit anlamı ile kendisine, çevresine faydalı, doğru dürüst bir insan olmaya yönlendirmek, topluma düzen kurmak gibi bir amacı olduğunu ve bu değerlerin insanların yaşamını değerli ve anlamlı kıldığını düşünüyorum. (Tabiki böyle olmak için illaki bir din sahibi de olmayabilirsiniz.) 
Din konusunda uygulamalara geçildiğinde sorun çıkıyor. Ben zaten uygulamalar konusunda konuşacak seviyede de görmem kendimi. 
Bu bakış açısıyla da anlatmaya çalıştım. Bunu size hissettirebilmiş olmayı dilerim.
2) Bir diğer kriterim ise objektif olabilmekti. Böylece gidecek olanlar neler ile karşılaşacaklarına dair fikir edinebilirlerdi.
4 gün gezdim toplam dokuz yazı ile resmen yazı dizisi oldu. Planlamamıştım. Biraz fazla uzun sürdü.
Yarın ilginç bulduğum birkaç fotoğrafı paylaşarak bitirmeyi planlıyorum.
 İlginize çok teşekkür ederim.

VEDA

VEDA

Otele geldiğimizde epeyce yorulmuştuk. Ertesi sabah saat 7’de şoför gelip havaalanına götürmek için alacaktı. Son gecemdi. Gitmeden son bir kez daha Ka’be’yi ziyaret etmek istiyordum. Ama çok yorgun olduğum için bunu gece 3’e planladık. Böylece son ibadetlerimi yapıp, hiç uyumadan yola çıkabilecektim.

Katar’a ilk geldiğim yıllarda Mısır’lı bir arkadaş ‘’24 saat yaşayan şehir’’ başlığında bir sunuş yapmıştı. Hemen aklıma Newyork, İstanbul gelmiş herhalde oralara ziyaret yapmış, tanıtacak diye düşünmüştüm. Ben böyle düşünürken ‘’Mekke’’ deyince çok şaşırmıştım. Buraya gelince anladım. Mekke köhne bir şehir olmakla, 24 saat yaşayan canlı şehir olmanın tüm zıtlığını yaşıyordu.

Gece 03;00’de gündüzmüşçesine kalkıp, rahatlıkla Kabe’ye gittik. Gecenin 03;00’te kalabalık inanılmaz. İki ayrı tavaf ve dualarımı yaptım. Son dualarıma vedam nedeniyle hüzün yansıdı. Sabah namazını beklerken her zamanki sakin köşeme çekilip Kabe’ye baktım. Görüntüyü bundan sonra ibadet ederken hatırlamak için belleğime kaydetmek istedim. Gün yavaş yavaş aydınlanıyor, ben başımı oturduğum merdivenlerin korkuluğuna dayamış, Kabe’yi izliyorum. Bana tüm yalınlığı ile yol gösterip sanki ‘’bu dünya yalan’’ diyor. Kabe’ye baktıkça sanki aklınızdaki tüm kötü düşünceler uçup gidiyor ve yerini derin bir huzur alıyor.
İzlediğim köşeden Ka’be.

Bazı insanların Umre ziyaretleri sırasında bile dedikodu, kavga, tartışma yapabildiklerini gördüm. Hatta otelde kalan başka bir grubun hocası ile Hoca’nın grubundan bir Umre ziyaretçisi lobide dövüşür hale geldiler. Bir süre sonra Hoca nerede ve ne amaçla bulunduğunu hatırlayıp, kendine gelip, ziyaretçinin elini sıktı. (ama haksız olduğu halde özür de dilemeden- sanırım Hocalarda bir özür sorunu var.-) Yolcunun aynı gruptan sağduyulu bir arkadaşı arkadaşına nerede olduğumuzu kibarca hatırlattı.

Kemal, bana ‘’Kabe’de Akşam ezan dinlemek müthiştir’’ demişti. Açıkçası, Hocaların sesi, makam veya ses düzeni ile midir beni pek o kadar etkilemedi. Hatta, dayanamayıp kayda aldım. Evde dinletince de Kemal’de benimle hem fikir oldu.
Türkiye’de okunan ezana alışık olunca Katar’daki hocaların okudukları ile de resmen şok olmuştuk. Bu nasıl bir ses ve makam diye. Ta ki Katar’da Aspire Park’ta ezan dinleyene kadar. Hocanın sesi ve en önemlisi ses düzeni. İnsanı alıp başka diyarlara götürüyor.
Kabe’de her şeye rağmen ezan sesiyle birlikte insanların hareketlenmeye başlayıp, binlerce insanın bir anda birlikte namaz kılması, aynı anda secdeye varması  müthiş etkileyici.

Ruhsal enerji merkezi olarak Ka’be diye araştırdığımda değişik bilgiler ile karşılaştım. Ley Hatları kavramından söz ediliyor. Bu kavram dünyamızı saran enerji damarları için kullanılıyor. Bu enerji hatları üzerinden yoğun bir enerji akışı gerçekleştiği ve dünyanın manyetik hatlarının bu noktalar olduğu söylenmekte. Ve Ley Hatları’nın kesişme yerlerindeki bölgeler, dünya üzerinde belirlenen dünyaya ait büyük enerjilerin ortaya çıktığı yerler. Bir bakımdan yeryüzünün enerji cennetleri  ve dünyadaki enerjinin kaynak noktalarıdır deniyor. Yazı’da ‘’Eski insanlar ve enerjinin odaklandığı noktaları bir şekilde biliyorlardı ve bu odak noktalarına ibadethaneler kurmuşlar. Tarihin çeşitli dönemlerinde insanların bura­larda dinsel törenler düzenledikleri biliniyor.’’ diyor.

Dünya’da Ka’be dışında esrarengiz yeraltı ülkesi Agarta, Paskalya Adası’ndaki dev heykeller, İngiltere’deki Stonehenge megalitleri, ve Piramitler diğer psişik enerji santralleri olarak bilinirmiş ve Ka’be bunların en güçlüsüymüş. Açıkçası Piramitler dışında diğerlerini ilk kez duyuyordum. Piramitleri gezenlerden de değişik duygular yaşadıklarını duymuştum. Hatta Piramitlerdeki mucizeleri okumuşuzdur. Anladığım kadarıyla bu başlı başına bir konu.
Ben sonuçta pozitif bilimle uğraşmış ve pozitif bilime inanan biriyim.
Bu bakış açısı ile yukarıdakileri yorumladığımda; yaşam enerji ile mümkün. Ve bu enerji merkezlerinin hem çalışması hem de birbirleri ile senkronizasyonu (uyumu) olursa huzur, mutluluk ve sağlık oluyor. Doğu tıbbının binlerce yıldır insan vücudundaki yedi çakra, yani enerji merkezleri  var dediğini ve sağlığımız ve huzurumuzun ancak bu çakraların birbirleri ile uyumlu (senkronize) çalışması ile olabildiğini biliyoruz.
Yapılan Tavaf’ın bu senkronizasyonu arttırıcı etkisi olabilir diye düşünüyorum. Ayrıca, insanlar Kabe’ye tüm inanmışlıkları ve tam bir teslimiyet halinde geliyorlar. Ruhsal olarak tam trans durumunda olduklarından senkronizasyonlarının daha kolay olduğu düşünülebilir.

Beni asıl etkileyen en önemli şey, Adem ve Havva döneminden beri, (sadece Nuh Tufan’ından Hz. İbrahim’in tekrar inşa etmesine kadar olan boşluk hariç), burada insanların yüzyıllardır tüm inanmışlık ve tam bir teslimiyet halinde giderek artan sayıda Tavaf ediyor olması. Bu süreçte ne devletler doğdu ve yüzyıllarca yaşayıp battı, dünya’da büyük savaşlar oldu, bilim ilerledi. Ama Ka’be’yi gidip ziyaret etmek, Tavaf etmek hiç değişmedi. Dünya tamamıyle değişirken yapılan ibadet hep artan şekilde devam etti. Düşününce bu bile başlı başına bir enerjidir diye düşünüyorum.

KUTSAL YERLERE ZİYARET SEVR DAĞI – HAC

Tavaf yaptık, Umre yaptık, dualarımızı ibadetlerimizi yaptık. Allah kabul etsin.

 Ancak, keşfedecek daha çok yer olduğunu biliyorum. Öncelikle Hac sırasında ziyaret edilen yerleri görmek istiyorum. Annem’ler, buraları benden önce görmüşler. Çok şanslıyım, çünkü oda arkadaşımız Emine Hanım yıllardır bu tur ile gidip geldiği için bize her türlü yolu gösteriyor. İstersem benim  için, kendisinin Hoca ile görüşüp böyle bir organizasyon yapmasını rica edebileceğini belirtince çok sevindim.  Ancak sürekli bir aksilik çıkıyor ve Hoca ile organizasyon için görüşülemiyor. Sadece bir boş günüm var. Onu da en etkin şekilde geçirmek istediğim için Emine Hanım’ı sürekli sıkıştırıyorum.
Sesim duyuldu sanırım. Akşam otelimizin vintage;))) döşenmiş lobisinden geçerken bir baktım bir gezi organize ediliyor. Sabah 03;00’de yola çıkılarak Peygamberimizin Mekke’den Medine’ye Hicret’i sırasında düşmanlardan saklandığı Sevr dağındaki mağaraya ziyaret planlıyorlarmış. Hikaye bilinir, Peygamberimiz  düşmanlardan kaçarken bu mağaraya sığınıyor ve mağaranın ağzına  örümcek  ağ örüp,  kuş da yuva kurup düşmanlara orada olamaz mesajı vererek hayatını kurtarıyorlar.
Hemen neden 03;00 diye sordum. Gündüzleri çok ziyaretçi oluyormuş. Dar ve dik bir yoldan tırmanışın sakin olup kimseler gelmeden bitirilmesi için dediler. Tamam ben de katılıyorum dedim. Söylenene göre yaklaşık 40 dakikalık bir tırmanış varmış. Üçte yola çıkarsak ziyaretimizi tamamlayıp sabah  8 gibi otelde olabiliriz dedi Hoca.
O arada, yaşı baya ileri, dişsiz, hatta bir değil iki ayağı çukurda gibi duran nine tutturdu ben de geleyim diye. Kıyamam nasıl gelmek istiyor. 4 kişilik aile gelmişler, oğlu, gelini, kızı. Onlar anne sen yapamazsın dedikçe o Hocamızın gözlerinin içine bakıp olur almak istiyor. Ama Hoca’da çok zor ninem diyor. Nine’ye o kadar kıyamadım ki bir ara ‘’ah nine gel ben seni taşırım’’ demek geldi içimden. Tabi ki yeni tanışıyoruz bu insanlarla. Kendimi tuttum bir şey diyemedim. Sonradan hatırladım bu nine bir gece önce Umre’yi gelininin ittiği tekerlekli sandalyede yapmıştı. Hatta oğlu,kızı dururken hep arabayı gelinlerinin itmesi çok ilginç gelmişti. Nine yine geline güveniyor sanırım.

Ben bir taraftan da Hocamız’a Hac yerleri ne zaman görebileceğim diye soruyorum. En sonunda sabah erkenden bu geziyi bitirip geldikten sonra dinlenip öğleden sonra da o geziyi yaparız dedi. Keyfime diyecek yok. Bir derken iki gezi birden ayarlamış oldum. Bu keyifle yukarıya çıktım.

Bu performans isteyen bir etkinlik olduğu için annemin gelmemesine karar verdik. Emine Hanım da önceden görmüş. Dolayısı ile bizim odadan bir tek ben katılacağım. Yan odada benim yaşımda bir arkadaş var onunla gitmeye karar verdik. Biz böyle daha heyecanla yaptığımız programı anlatırken kapımız çaldı. Baktık Hocamız. Hava rüzgarlıymış, dağa çıkarken zorlanılır, sabah 06;30 da çıkacağız dedi. Hem sevindik, hem üzüldük.

Sabah 06;30 da kahvaltımız yapmış olarak aşağıda bekliyorduk. 

İnanılacak gibi değil o saatte tespih, yüzük, ıvır zıvır şeyler sermiş bir satıcı otelin önünde satış yapıyor. Herkeste bir ilgi bir alaka. Ucuz ve basit şeyler.
İşte buralara gelenlerin ibadet sonrası en büyük ilgisi bu alışveriş. Satıcıların hemen hepsi Türkçe bilir olmuş ve Türkleri çok zengin sanıyorlar. Bizimkiler öğrenmişler ‘’İkram’’ deyince başlıyor pazarlıklar. Sınırlı bütçeleri olsa bile Hac’dan Umre’den gelenler biliyorsunuz eli kolu dolu dönerler ve mümkün olduğunca herkese ufak tefek de olsa bir hediye getirirler. Artık gezinin son günleri olduğu için herkes özlemle daha da bir alışveriş yapıyor.
Benim sürem çok kısıtlı olduğu ve gördüğüm şeyleri de beğenmediğimden hiçbir şey alamadım. Hiçbir şekilde alışveriş moduna da giremedim. Oysaki otelde kim ne alırsa muhakkak bir gösteriyor ama alınanlardan hiç motive olamadım.
Aslında Suudi Arabistan bu satılan ürünlerin hiç birisi üretilmiyor. Çin, Türkiye gibi ülkelerden geliyor. Düşündüm, düşündüm buraya ait ne anlamlı olabilir diye hiçbir şey aklıma gelmedi. Bir tek Mekke Hurması belki. Ama o da kaliteli bir hurma değil. Diğer her şey dışarıdan.  Körfez ülkelerinde vergi olmadığı için elektronik almak mantıklı. Cep telefonu alanlar vardı. Suud, Katar’dan daha ucuz bir ülke.

Neyse, bu satıcı herkesi baya oyaladı. Ben de onlara uzaktan bakıyorum. Bir baktık saat 7 olmuş hala hoca yok. Ve kimsenin de sızlandığı yok. Dedim ki beyler Hoca’yı bir arasanız. Aralarında epey bir düşünüp tartışıp en sonunda birisinin aramasına karar verdiler.  Arayacak kişi kısa çubuk’u çekmiş gibi davranıyor. Nasıl çekinerek arıyor. Hoca kapattı telefonu. Hah geliyor herhalde dedik. Yine bekle bekle yok. Bu arada bizi götürecek şoför de sızlanmaya başladı. Bizi bıraktıktan sonra başka işi varmış gitmesi gerekiyormuş. Bu kez dedik birisi gitsin Hoca’nın odasının kapısını çalsın bari. Yine ayy kim yapsınlar filan derken birisi gitti. Hoca hala uyuyormuş. ‘’Ey hoca sabah namazı kılmadın mı yoksa’’ demek geldi içimden.  Hocamız tam 1 saat sonra  saat 7;30’da aşağıya teşrif ettiler. Hali yataktan fırlayıp gelmiş gibi. Gömlekler sarkmış, saç baş dağınık. O kadar kaşarlı bir tip ki bize hiçbir açıklamada bulunmadı, geciktiği için özür de dilemedi en ilginci de kimse ona kızmadı. Ben söylerdim de şimdi zaten misafir olunca sesimi çıkartmadım. İçimden milletimiz ne ara böyle koyun olmuş dedim. Sonra hatırladım ne ara olduklarını.
Bu arada şoför beklemeyip gitmişti. Yeni araba bulunması gerekiyordu. Bu da 1 saat aldı ve sonunda 06;30’da yola çıkmaya hazırlanırken tam 2 saat sonra 08;30’da yola çıkabildik.

Yol yaklaşık yarım saat 40 dakika sürüyor.

İndik hemen başladık tırmanmaya. Üşürsem diye yanıma aldığım şeyler sırt çantama koymuştum. Yaklaşık 6 kg. ağırlığında. Taktım sırtıma, bir taraftan fotoğraf çekiyorum, bir taraftan etrafı inceliyorum. Bu arada üzerimde Abhaya var. Alışık değilim ayaklarıma takılıyor ve eşarbım kayıyor ve yine isyankar saçlarım. Yol inanılmaz taşlık ve zaman zaman da çok dik. Bu kadarını tahmin bile edemezdim.

Yol boyunca Şalvar Kamiz (pakistanlıların geleneksel kıyafetleri) içerisinde  para isteyenler, ıvır zıvır satış yapanlar panayır yeri gibi. Arada gurup halinde ilahiler söyleyenlere rastlıyoruz. Resmen konser veriyor gibiler. Pakistanlılar bu tırmanışı tam bir coşkuyla yapıyorlar. Hazırlanarak gelmişler.

 En dikkat çekici şey Türkler ve Pakistan’lıların çoğunluğu oluşturmasıydı. Hocamız, Türkler ve Pakistan’lılar çoğunlukla Hanefi mezhebindendir ve Hanefi’lerde  Peygamber sevgisi çok fazladır diye açıkladı. Hiçbir fikrim yok.

Biz çıkarken inenlere daha ne kadar var diye sordukça onlar yarı yol deyip duruyorlar. Bizim 40 dakikalık tırmanma oldu 2 saat. Artık ağlayacak duruma gelmiştim. Ayaklarım beni taşımıyordu. Al sana macera dedim. Hoca sürekli çantanızı taşıyayım diyor sağolsun. Direndim ancak sona doğru vermek zorunda kaldım.
Nine’yi düşündüm. Ya ‘’gelsin hep beraber çıkartırız’’ filan deseydim. Gelse ya o ya da biz son nefesini bu yolda verirdi sanırım.
Neyse sanırım iki saat sonra tepeye vardık. Tam 1650 metre. Biz ne kadarını tırmandık acaba?

O bölgenin hemen hemen en yüksek noktası olabilir. Tüm Mekke görünüyor. Karşıda ZemZem Tower, onun önünde Kabe ama çukurda kaldığı ve önünde ZemZem Tower olduğu için görünmüyor , sağ tarafta ilk vahiy’in geldiği Nur Dağı. Orayı ziyaret etmek kısmet olmadı.

Uzaktan görünen ZemZem Tower. Kabe arkasında kalmış görünmüyor.Etrafı Mekke.

nur dağı
 Nur dağı sağ en arkadakı dağında arkasından minicik bir tepe olarak görünüyor.
 Nur dağı küçük bir tepe olarak bu kez sol üstte görülüyor.

Tepe tam panayır yeri. Bu arada tepedekiler yorulmuşluğun verdiği rehavetle yere serilen pis halılara oturmuşlar. Kediler var. Nasıl tırmanmışlarsa onca yolu?


 Yanda küçük bir kafeterya bile var. 


Etraf çok pis. Herkes yediği içtiğinin ambalajını atmış ortalığa.

Temizlik imandan gelir sözü burada bilinmiyor sanırım. Oysaki burası İslamiyet’te önemli bir yer niye burayı bakımlı ve temiz hale getirmiyorlar?  Oysaki Suud’luların buralara bakacak güçleri var. Yolda bizden ‘’Turkıya’’ deyip para isteyen kişilerin görevi burada yol ve  temizlik yapmakmış. Genelde yine Pakistan’lılar. Devlet bunlara burada yaşaması için izin veriyormuş ama maaş vermiyormuş. Devlet’in burada bir kontrolü  varmış izlenimi edinmedim. Bu insanlar da bu pislik içinde koşulları hiç değiştirmeden ziyaretçilerin verdiği 3-5 kuruş ile yaşıyorlar.

Kendimi Afganistan’da gibi hissettim. İnsanların hali üzücüydü.

En sonunda Mağara’nın önündeyiz.


Küçücük Mağara’ya giren her Pakistan’lı hemen yeri öpüp namaz  kılmaya  sonra da hep birlikte küçücük mağaranın içinde gurup olarak ilahilere başlıyorlar. Böyle olunca da mağaranın önünde  kuyruk oluşmaya başladı. Hocamız başladı ‘’Yallah ya Haci, Yallah ya Haci’’deyip isyan etmeye. Giren Pakistan’lılar bir türlü çıkmak bilemediler. Neyse, en sonunda içeriye fırsat bulup bakabildim.  İçerisi yaklaşık 2m2 civarındadır sanırım. Yere bir tane eski püski bir halı koymuşlar ayakaltı. Giren kendini halıya atıp yeri öpüp namaz kılıyor. O pis halının üzerinde. Mağara’nın arkada küçük bir de çıkışı var. 

Namaz işi dışarıda da devam ediyor. Başlarına bir imam koyup Pakistanlılar tepede güzel bir noktada namaz kılıyorlar. Bu görüntü manzara ile birleşince etkileyiciydi.

Baktık bizim Hoca’da içerden çıkmıyor. İlahilere katılmış. İçerde baya yoğun bir coşku var.  Artık yarım saati geçince yine ben Hoca’ya ‘’Bir de bunun inişi var’’ diye seslendim.  Kendisinde gurup başkanı olmanın bir sorumluluğu yok gibi. Hoca epey bir süre sonra dışarı çıktı ve bizi etrafına topladı başladı göç yolculuğunu anlatmaya. Anlatırken zaman kipi mi denir onları biraz karıştırıyor. Ama herkes pür dikkat dinliyor. Bir ara ”kendisi gibi hoca olanların özel insanlar olduklarını ve bunların topluma örnek davranışlarda bulunması gerektiğini” söyledi. O anda sabahki geç kalışı ve hiçbir özür yada açıklama yapmaması geldi aklıma. Ne kadar alçakgönüllü dedim. Zaten daha öncede sanırım indirekt olarak ‘’Gavur İzmir’’ demek istemiş, annemi kızdırmış. Bunu bana açıklamaya çalışınca 
ben de  ’’ din adamlarının ayrıştırıcı değil birleştirici  olmaları gerektiğini ‘’söyleyince sustu.
Anlatılanları herkes dinliyor benden başka soru soran yok. Bu hikayeleri en son lise yıllarındaki din derslerinde dinlediğimi hatırladım.
Bu arada isteyen namaz kıldı, dua okudu. Türklerin ibadet edişleri oradaki insanlara göre daha zarif ve elit geldi. Duasını alıp kenara çekilip sessizce okuyor. Bağıra çağıra değil, savaşır gibi değil.

Konuşmalar ve ibadetler bitince dönüşe geçtik. Dönüş yolu da  yaklaşık 1-1,5 saat sürmüştür. 

Dönüşte de dizlere çok yük biniyor. İndiğimizde üstümüz başımız toz toprak içinde ve hepimiz felçli gibiydik. Herkesten farklı olarak dağılan saçları ve eşarbımla en savaştan çıkmış gibi görünen bendim sanırım. Başını hep örten bayanların eşarplarında milim oynama yoktu. 

Ertesi gün kesinlikle adıma atamayacak haldeydim. Allah’tan evdeydim.  Geçmesi tam bir hafta sürdü.

Aşağıda dönüş için grubun toparlanmasını beklerken Hintli yaşlı iki kadın benimle sohbet etmek istediler. Ortak bir dilimiz olmadığı için tabi ki sohbete doyum olmadı. Fakat Teyzem sanki benim ana dilim Urdu gibi bana sürekli aynı soruyu soruyor. Epey bir süre onların guruptan İngilizce bilen genç bir kız tercüme etti. Soru çok ilginç ‘’vize almak için kaç para verdiğimi ‘’soruyormuş. Soru baştan çok ilginç gelse de sonradan düşününce anladım. Belki ömrü boyunca damla damla biriktirdiği paralarla buraya gelmiş olmalı ki o vize parası ona çok dokunmuş. Bir de Hintli, Pakistanlılara karşı vize verirken çok zorluk çıkartıyorlar. Hep limitler var.
Benden içtiğim suyu istedi. Hem de yarısına kadar içtiğim suyu.
İnsanlar işte bu istek, arzu ve zorluklarla, tüm hayatları boyunca hayal ederek buraya geliyorlar diye düşündüm.

Otele vardığımızda saat öğleden sonra 3’e geliyordu. Daha Hac yerlerini ziyaret edecektik.
Emine Hanım bizi çok merak ettiğini artık tedirgin olmaya başladığını söyledi.

Hemen kısa bir hazırlıktan sonra  aşağı indik. Ben, annem, Emine hanım ve değerli Hocamız. Bir taksi kiralayıp başladık gezmeye.

Hac alanları Mekke’nin 20-30km. kadar dışında yer alıyor. Sanki Kabe’nin etrafında bir Mekke var, bir de Hac zamanı yaşanan başka bir Mekke var. Bizim ziyaret vaktimiz Hac vaktinin dışında olduğu için her tarafta terk edilmişlik ve hüzün var.  Ne kadar büyük alanlar. Hac sırasında yürünerek kat edilen km.lerce yol.  Anlıyoruz ki Hac çok performans isteyen bir olay. Sıcak, kalabalık. Nefsi kontrol edebilerek bu zorluklara sabır ve hoşgörü ile yaklaşmak için tam bir sınav. Bu aslında inancın, adanmışlığın, ölüme hazır gibi teslim olabilmenin sınavı. 

Şimdi sizleri Hac yerlerinden çekitiğim fotoğraflarla başbaşa bırakıyorum.

Adem İle Havva’nın Arafat’ta buluştukları küçük tepe Müzdelife ve tam buluştukları noktadaki anıt sütun.



Mina, Kurban kesilen yer. Hac sırasında bir gece burada çadırlarda kalınıyormuş. 
Çadırlar artık klimalı.


Ve şeytan taşlanan bölge. Şeytan taşlama resmin üst sol ortasında görülen üç silindirik kuleden yapılıyor.Üç silindirik bina 3 şeytanı temsil ediyor.

UMRE

UMRE
Mekke’deki 2. günümde Tur yetkilileri haber gönderdiler bu akşam saat 23;00’da 3. ve son Umre’mizi yapacağız diye. İlk anda neden saat 23;00 diye içimizden geçirdik. Ancak sonradan düşününce grup halinde yapılacağı için, grubun kalabalıkta dağılmasını önlemek için gündüze göre nispeten daha sakin olan gece saatlerinin seçildiğini anladık.
Açıkçası ben daha önce Kabe’yi Tavaf edince Umre oluyor sanıyordum. Kısaca özetlemek gerekirse Umre’nin iki tane şartı var. 1) İhrama girmek 2) Kabe’yi tavaf etmek.
İhrama girmek için şehrin dışındaki altı Mikat noktasından birine  gitmek gerekiyor. Mikat ise, bir işi yapmak için gidilen yer ve zaman  demek. Yani ihrama girildikten sonra, Umre yapmaya niyetlenmek için gidilen yer. Bu noktalar, Mekke dışından Medine, Hindistan-Uzak Doğu, Afrika, Yemen, Irak yolları üzerinden Mekke’ye gelen Müslümanlar’ın yol güzergahlarında.  Mekke’ye mesafeleri 54 ile 450 km. arasında değişiyor. En uzağı Medine’nin 11 km. güneyinde bulunmakta. Biz o gece Hz. Ayşe’nin kullandığı Mikat noktasına gidecekmişiz.
Gündüz vaktimizi Kabe’de ibadet ederek geçirdik. Akşam vakitlice palas’ımıza ;)) döndük ki Umre’den önce dinlenebilelim diye. Ancak otelde dinlenme, uyuma diye bir şey mümkün değil. Gece yarısı bile odaya giren çıkan, koridorlarda yüksek sesle konuşan, kapıları kırarcasına vurup çalan ve kapıyı kırarcasına çaldığı yetmiyormuş gibi bir de yüksek sesle ses ile içerdeki kişiye seslenen insanlardan dinlenmek ne mümkün. Napalım gülüp geçiyoruz. Burası böyle bir yer. Kesinlikle kötü ve bencil değiller. Aksine çok sevgi dolu, paylaşımcı yurdum insanları. Kendi içinde bir ekosistemleri var. Bozmamak ve doğalı izlemek en iyisi. Bir daha hayatta ben böyle bir yerde bulunamam herhalde, bu şansımı değerlendirmeliyim diye içimden geçiriyorum.;))) Buranın adını da koydum. İslamik Hostel.
En sonunda madem dinlenemiyoruz kalkalım hazırlanalım bari dedik. Önce ihrama girmek gerekiyor. Bunun için de boy abdesti alıp niyetlenmek lazım. Sonrasında tırnak kesmek, kokulu sabun dahi kullanmak yasak. İhram demek Allah’ın huzuruna en yalın haliyle, ölüme hazır gibi olmak demek olduğu için kafanızda veya beyninizde her türlü kötü söz ve düşüncenin de olmaması gerekiyor. Tamamıyle bedensel ve zihinsel arınmışlık hali.
Kadınların ihramlarında erkekler gibi özel kıyafet giymelerine gerek yok. Sadece tesettürde olmaları yeterli. Bu tesettürde benim için en büyük problem isyankar saçlarım. Anlamıyorum hemen görülüyor. Hiç beceremedim şu saç bağlamayı doğrusu.  Muhakkak bir süre sonra eşarbım kayıyor. Ve kaç kere tanımadığım insanlar ve hoca tarafından uyarıldım. Bu konuda çok hassaslar.
Saat 23;00’te yola çıkıyoruz. Yolda tur başkanımız bize açıklayıcı bilgiler veriyor. Umre’nin iki farzını gerçekleştirip, Sa’y yapacağız ve son olarak da ihramdan dua ederek ve saçların ucundan bir miktar keserek çıkacağız diyor. Saçların ucundan bir miktar kesilmesi veya erkeklerin tamamen saçlarını kestirmesi, Allah yolunda saçımı verir gibi canımı da veririm deyip, dökülen her saç teli günahlardan kurtulmayı temsil ediyormuş. Başın tamamen kazıtılması ise Allah huzurunda başı açık – yalın ayak diye tabir edilen muhtaç oluş anlamına geliyormuş.
Bu arada bir gözlemim oldu onu paylaşmak isterim.
Kabe’ye bazı erkekler (özellikle de Pakistan’lılar sanırım) saçlarını kazıtmış, bıyıksız fakat sakallı, hatta bazılarında sakallarına kına yakılmış olarak hazırlanıp gelmişlerdi. Aralarında bazıları oldukça eğitimli insanlar gibi görünüyorlardı.
Cami’ye gidiş yolunda Hoca Umre hakında gerekli bilgileri verdi, sonra arta kalan vakitte dualar, ilahiler söyledi.
Yaklaşık yarım saatlik bir yolculuktan sonra Mikat noktasındaki camiye vardık. Burada Umre için niyetlenip iki rekat namaz kılınıyor. Niyet edilirken Allah’tan yapılacak Umre’nin kabul ve kolay edilmesi dileniyor. Tavaf yapılırken de aynı. Kabul edilmesi tamam da kolay edilmesini dilemek bana ilginç geldi doğrusu. Sanırım, sağ salim, sorunsuz bitirebilme dileği.
Başımızda hem tur yöneticisi, hem de Diyanet’ten de bir hoca var. Tur yönetici ihrama girmemiş. Umre’yi bize Diyanet görevlisi yaptıracak. Bu arada Diyanet Türkiye’den giden ve 40 kişiyi aşan her gruba bir din görevlisi veriyormuş. Tur’u denetlemek için.
Namaz kılıp niyetlendikten sonra, otobüslerimize binip Kabe’ye (Mescid’i Haram’a) geldik. Hoca ile birlikte niyetlenerek hep birlikte Tavaf yaptık. Tavaf sırasında hocamız ilahiler ve dualar okudu. Çok da güzel bir sesi varmış. Dolayısı ile bizim kendi başımıza yaptığımız Tavaf’lardan daha coşkuluydu. Bitince bitirebildik çok şükür deyip kabul olması için dua edildi. Ardından iki rekat namazı kılındı.
Bundan sonraki aşama Sa’y yapmak. Safa’dan başlanıyor ve Safa’da bitiriliyor. Toplam 7 tur. Her biri 350 metre. Yaklaşık 2,5 km. kadar bir yol. Yarım saat- kırkbeş dakika kadar sürüyor. Başlamadan ve bitirince yine kolay ve kabul olması için dua ediliyor. Erkekler, Hz. Hacer’in yaptığı gibi düzlükte hafif hızlanıyorlar. Kadınlardan sanırım koşarken vücut hatları belli olmasın diye böyle bir şey istenmiyor. Ancak ben yapan kadınlar gördüm.
Gerek Tavaflarımızı gerekse Sa’y’ı annemle el ele kol kola yapmak unutulmazdı. Kendisi dizlerinden ameliyatlı olup her iki dizinde de 34’er dikiş olmasına rağmen nerdeyse benden hızlıydı. Birlikte olmanın motivasyonu ile çok çok iyi bir performans gösterdi. Hoca ‘’kızın geldi diye uçuyor gibi yürüyorsun’’ bile dedi.
Sa’y yaptıktan sonra Umre’mizin kabul olması için duası yapıldı. İhram’dan çıkmak için erkeklerin birkaç tutam saçları kesildi. Kadınlar da bu işi otele bıraktılar. Böylece İhram’dan çıkılmış oldu.
Allah Kabul Etsin.
Turun son Umre’sine yetişebilmem büyük şanstı. Çünkü, Mikat noktasına gidip, bu kadar özel duaları olan bir ibadeti ben nasıl tek başıma yapardım. Ancak, bu işi bilip birkaç kez Umre’ye gelmiş olanlar kendi kendilerine yapabiliyorlardı.
Umre yolunda tur sahibi ile tanışma fırsatımız oldu. Çünkü, kendisi diğer bir turu karşılamak için Medine’deymiş. Aslında kendisiyle vize işlemlerim sırasında otel rezervasyonu için telefonda görüşmüştüm. Gelip annenizle kalabilirsiniz ancak bunlardan rezervasyon filan beklemeyin gibi genel bir görüşmemiz olmuştu. O görüşmeden sonra ben adamla bir daha konuşamadan çat kapı gelmiş ve otelde kalmaya başlamıştım. Bu nedenle de biraz tedirgindik.
Neyse, Mikat noktasındaki camide durunca annemin ilk işi adamın yanına gidip geldiğimi haber vermek oldu. Tabiki ben de yanındayım. Borcumuz neyse ödemeye hazırız dedik. Kendisi bizim hiç beklemediğimiz bir yaklaşım göstererek ‘’bir anne kızı buluşturup birlikte Umre yapmalarına vesile olmanın mutluluğu bize yeter, sakın böyle bir şey teklif dahi etmeyiniz darılırız, güceniriz lütfen rahat rahat kalınız ve yemeklerden , her türlü ikramlarımızdan rahatça faydalananınız’’ dedi. Şaşırdık. Hiç böyle bir şey beklemiyorduk doğrusu. Ne kadar ısrar etsek de mümkün değil kabul etmedi. O zaman turdaki misafirlere ikram yapabilirmiyiz diye sorunca ‘’ aaa işte ona karışmam istediğinize, istediğiniz ikramı yapabilirsiniz’’ dedi. Biz de hocalara ve yolculara dönüş yolunda arabada yiyip, içecek bir şeyler almaya karar verdik. Ve gerçekleştirdik. Böylece bizim de gönlümüz huzura kavuştu. İyi bir şey yapalım derken yanlış bir şey yapmamış olduk.  
Aslında, turlar odaları kapattığı ve odada 3 kişi için daha yer olduğu için ben tur yöneticisine fazladan bir zarar vermediğimi düşünüyorum.
Bu  konuşmadan sonra, Cami’den Ka’be’ye giderken Tur Yöneticisi, eline mikrofonu alarak beni otobüste anons etti. Bugün burada Allah’ın izniyle çok güzel bir olaya tanıklık etmiş bulunuyoruz deyip,   taa Katar’dan annem ile Umre yapmaya koşup geldiğimi, ne mutlu anneme, bana ve bu işe vekil oldukları için onlara ve şahit oldukları için de yolculara deyip herkesi coşturdu. Çok komik ama durumu bilmelerine rağmen herkes ilk kez duyuyormuşçasına bizi coşkuyla  alkışladı. Bana da yılın evladı ödülü verecek kadar sevgi gösterisinde bulundular. İçimden sadece ‘’Canım Türkiye’m’’ demek geldi.
 Bu kadar plansız programsız kelle koltukta gidipte böyle sonuçla karşılaşmak benim için tam bir sürpriz oldu.
Otele vardığımızda saat 02;30 olmuştu. Ben, annem ve oda arkadaşımız ihramdan çıkmak için sırasıyla birbirimizin saçlarından birer tutam kestik. Birbirimize ‘’çok şükür’’ deyip sarıldık ve bu görevi de huzur içinde bitirmiş olmanın mutluluğu ile yataklarımıza çekildik.

TARİHÇE

Tarihçe;
Tam burada araya girip Kabe’nin tarihçesinden söz etmek isterim. Tarihini öğrendikten sonra yapılan ritüeller gözünüzde daha fazla anlam kazanacaktır.

Tarihçe Adem ile Havva’ya kadar uzanıyor.
Adem ile Havva, Şeytan’ın kışkırtması ile yasak meyveyi yiyince  Cennetten kovuluyor ve dünyaya gonderiliyorlar. Adem Hindistan’ın Serendip (şimdiki Sri Lanka) Havva ‘da şimdiki Cidde’ye  gönderilerek birbirlerinden ayrılıyorlar. Bu ayrılık cezası onlara çok ağır gelir ve ayrılık boyunca hep Allah’a birleşmek için yakarırlar. Tam 40 yıl sonra, Allah bu yakarışlara dayanamıyor ve onları affediyor. Cebrail’de Allah’ın izniyle onları Arafat’da buluşturuyor. Kavuştukları yere Müzdelife denir. Burası Arafat içersinde küçücük bir tepe.
Resimde Arafat’tan Müzdelife’ye çıkılan yol görülmekte.
Müzdelife Arapça ‘yaklaşmak, yaklaştırmak’’ anlamındadır. Günümüzde hac sırasında hacı adaylarının bayramdan bir gece önce arefe akşamı toplanıp bir araya gelerek zikir, dua ve vakfe yaptıkları (durdukları) yer. Yani Allah’a teslimiyetle yaklaştıkları yer olarak bilinir. Hac’ın farzlarından. Arafat vakfesinden sonra yapılması gereken ikinci vakfedir. Bu vakfe yapılmaz ise Hacı olunmaz. Rehberimiz Diyanet işlerinde görevli Gökhan Hoca bize günümüzde Hac için gelip ancak hastalananları bile, Hac’ları kabul olsun diye, Suudi hükümeti helikopterler ile buraya getirip vakfeye durdurttuklarını söyledi.
Adem ile Havva’nın Müzdelife’de tam buluştukları nokta.Anıt bir sütun dikilmiş.
Aşağıdaki resimde ise tepedeki anıt sütunun çevresi görülmekte. Maalesef adına ve Müslümanlara anlamına yaraşır bir temizlik ve düzen içinde değil.
Arafat’ta buluştuktan sonra Adem ve Havva, batıya doğru yürüyerek, günümüzde Kabe’nin olduğu yere gelirler. Adem, Havva’sına kavuştuğu için Allah’a şükretmek ister. Allah’ta ondan zürriyetinin (inananlarının) şefaat ( af ve mahfiret ) dileyeceği bir bina yapmasını ister.  İşte Kabe’nin ilk temelleri böyle atılır. Melekler Hz. Adem’e temel atarken yardım eder. Adem, Cebrail’den de Hac yapmasını öğrenir. Böylece Kabe yeryüzünde kurulan ilk mescit olur.
Ancak o devirde Kabe sadece temelleri olan üstü açık bir binadır.

Adem, Cennet’te nurlu (ışıklı) beyaz bir taş etrafında ibadet etmekteymiş. Kabe bitinrilince, cennetten tavaf sırasında başlangıç ve bitiş noktası kabul edilmesi için  bu taş gönderilir. Biz bu taşa Hacer’ül Esved diyoruz. Taş yeryüzüne indiğinde bembeyazmış. Ancak insanların vücut ve ruh kirleri ile koyu siyah – kırmızı bir renk almış. Arapça’da Hacer, taş , Esved de siyah demek. Yani siyah taş.

Hz. Nuh  zamanındaki tufandan sonra dünyanın bütün çehresi değişmiş, her yer çamur ve balçıkla kaplanmış. Dolayısıyla Kâbe de tahrip olmuş. Mekke ve civarı kumsal bir yapıya sahip olduğu için İbrahim Aleyhisselam’ın tekrar inşa etmesine kadar da Kâbe’nin üzeri kumlarla kaplı kalmış.

Uzun yıllar sonra, Allah(cc),  Hz. Ibrahim’e Kabe’yi yeniden yapmasını emrediyor. Hz. İbrahim de karısı Hacer’i ve oglu İsmail’i alarak onları Kabe yakınlarına getiriyor. İbrahim, karısı Hacer’e Allah’tan emir aldığını onları burada bırakıp gitmesi gerektiğini söylüyor. Hacer bu dağ başında kuş uçmaz kervan geçmez yerde kocasının onu minik bebeği ile Allah böyle istedi diyerek bırakmasını hiç tartışmıyor bile ve ‘’Allah ne dediyse o’’ deyip kabul ediyor. Aradan geçen yalnız günlerde erzakları ve en önemlisi suları bitiyor. Hacer başlıyor su aramaya. Çölün ortasında su veya onlara su verecek birisini bulabilmek için önce Safa sonra da Merve tepeleri arasında 7 kez gidip geliyor. Bu koşturmaca arasında bir gözü de oğlunda. Oğluna bir şey olacak diye endişeli. Safa ve Merve tepelerinde oğlunu yukarıdan görebiliyor. Ancak düzlüğe indiğinde oğlunu göremediği için daha da bir hızlanıyor. En sonunda da başka çaresi kalmadığını düşünerek yine Allah’a yakarıyor. ‘’Ey Allahım, sana inandım, sana güvendim. Sen bizi koru’’ diye. Allah onun bu inanmış ve sığınmışlığını görüyor ve şefaatini (merhametini) gösteriyor. O sırada yerde uzanmakta olan İsmail bebeğin bir ayak darbesiyle yerden su fışkırıyor. Hacer suyu görünce heyecanlanıyor ve suyun fışkırması karşısında israf olmasın diye ‘’dur dur’’ anlamında Zem Zem diyor. Böylece çıkan suya Zem Zem deniyor ve o gün bugündür kesintisiz akıyor. 
Bir diğer rivayete göre Hacer’in yakarmasına Allah Cebrail’i gönderiyor ve o kuyuyu kazarak suyu gösteriyor.

Aşağıdaki fotoğrafta Zem Zem suyunun Kabe’nin içerisinde son derece modern sebillerden dağıtımı görülmekte. Kabe içerisinde adım başı bu ZemZem sebilleri, yanlarında tek kullanımlık bardakları ve atık bardak kapları ile bulunmakta.




İşte, Hacer’in Safa ve Merve tepeleri arasında su bulabilmek için yaptığı bu gidip gelme haline Sa’y deniliyor. Umre sırasında Safa ve Merve tepelerinin arasında yapılan Sa’y sırasında düzlüğe gelince erkeklerin hafifçe koşmalarının nedeni Hacer’in yaşadıklarını hissetmek.
Kabe’de bu hızlanılacak bölge yeşil ışıkla ışıklandırılıyor. ve sadece erkeklerin hızlanması isteniyor.

Aşağıda Sa’y sırasında çekilmiş bir fotoğraf yer almaktadır.


Bu fotoğraf ise Sa’y sırasında engellilere ayrılmış yolu göstermekte.
Daha sonra Hz. İbrahim, Meleklerin de yardımıyla Adem tarafından yapılan toprak altında kalmış Kabe’nin temellerine ulaşıyor. Ona yardım eden meleğin ismi Sekine. (Sekine, Sakine diye tanıdığınız varsa sorun bakalım adının anlamı neymiş)
Bundan sonra meleklerin de yardımıyla Kabe inşa edilmeye başlanıyor. Kabe’nin inşasında kullanılan taşların, Sina, Lübnan, Hira, Zeytinlik ve Cudi dağlarından getirildiği söyleniyor.

Hz. İbrahim’in Kabe’yi inşası sırasında oğlu İsmail’e ‘’bana bir taş getir ki Hacılara işaret olsun der. Hz.İsmail de bir taş getirir ancak Hz. İbrahim taşı beğenmez, ‘’bundan daha iyi bir taş getir’’ der. Bunu duyan Ebu Kubeys dağından bir ses işitilir ‘’Cebrail Aleyhisselam Tufanda bana bir taş emanet etti Gel onu al.’’ der.  Bunun üzerine Hacer’ül Esved taşı Nuh Tufanı sırasında Cebrail Aleyhisselam tarafından saklanılan, korunulan Ebu Kubeys dağından alınarak Kabe’ye yerleştiriliyor.

Kabe, Hz. İbrahim ve oğlu İsmail tarafından tamamlanınca sonra Allah( cc) Hz. İbrahim’e kullarını buraya davet etmesini emretti: “İnsanları hacca davet et. Yaya olarak ve arık develere binerek, uzak yoldan sana gelsinler.” (Hac, 26)

İbrahim Aleyhisselam ise bu kuş uçmaz kervan geçmez yerde ben kime sesimi duyurayım da Hac’ca davet edeyim der. Allah ona sen davet et onlar gelecekler der. Hz. İbrahim, bu emre uyarak Ebu Kubeys dağına çıkarak, halkı Hak’ka davet etti. Bu sesi, ruhlar alemindekiler bile işittiği söyleniyor. İşitenler de Kabe’ye gidenlerin İbrahim Aleyhisselam’ın davetine uyarak “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk. Lebbeyke la şerike leke lebbeyk. İnnelhamde vennimete leke vel mülk. La şerike lek.” diye o günleri hatırlarlar. Yani ”Ey Allahım, ben Senin davetine icabet ediyorum. senin şerikin yoktur. Hamdü senalar sana mahsustur. Bütün nimetler Sen’den. Bütün mülkler senindir. Senin ortağın, şerikin yoktur. ”Yani benim ibadet ve taatim Sana’dır, demektir ki, buna telbiye (Lebbeyk getirmek) denir. Hacılar bunu, yolda, namazların sonunda, iniş ve yokuşta her yerde daima söylerler.Tavaf sırasında her tur dönüşün başında Lebbeyk getirilir.
İslamın beş şartından biri olan Hac sırasında Tavaf yapılması farzdır. Umre’de de Tavaf farzdır. Tavaf’a başlarken, her turun bitişinde ve Tavaf’ın sonunda ellerin kaldırarak Hacer’ül Esved taşını selamlamlayıp üç defa öpülmesinin nedeni, bu taşın ahirette oraya gelip tavaf edildiğinin şahiti olacağının düşünülmesi ve  kendini ona göstermek ve şahidin selamlanması olduğu bilinmektedir. Ayrıca Peygamberimiz de zamanında bu taşı öperek Tavaf’larına başladığı için selamladıktan sonra eller öpülmektedir. 

Namaz kılmak ise , genel olarak,Allah’a inanmak ve teslim olmak anlamına gelir. Namaz’da secde’nin ise özel bir anlamı vardır. Birinci Secde  topraktan yaratıldığımıza, ikinci secde ise yine toprağa döneceğimizi simgeler. Başka bir yorumda ise Allah Şeytan’a kendisine secde etmesini emreder. Ancak Şeytan bunu yapmaz. Melekler de önce Şeytan’ın yerine sonra da kendi yerlerine Allah’a secde ederler. 

Osmanlılar ve Kabe

Osmanlılar, Kabe’ye son derece özen ve saygı göstermişler. Özellikle de hilafetin Osmanlılara geçtiği dönemlerde bu ilgi ve saygı sorumlulukla bütünleşmiş ve yapılan bütün büyük hizmetler Osmanlılar zamanında olmuş. Kabe’nin örtüsünün her sene değiştirilmesi, duvarlarına altın oluk yapılması ve Kabe binasının temellerine kadar inilerek yeniden inşası, gerektiğinde Hacer-ül-esved’in daha önceki gümüş muhafazasının da değiştirilmesi hep Osmanlı sultanlarının hizmetidir. Halen Hacer-ül-esved’i çerçeveleyen gümüş muhafaza, Sultan Abdülmecid Han (1839-1861) tarafından yaptırılmıştır. 

Hacer-ül-esved muhafazaya alınırken, çevresinden kopan parçalar, İstanbul’a getirilerek bazı cami ve türbelere konulmuş. Bu parçalardan birkaç tanesi Sokullu Mehmed Paşa Camiinin girişinin, mihrabının ve minberinin üst kısmında diğeri , Kanuni Sultan Süleyman Hanın türbesinin giriş kısmının üst tarafında bulunmakta olduğu söyleniyor. Hacer-ül-esved’in bu parçaları, altın çerçeve ile kaplıdır. 

Bölüm;4 TAVAF

Bölüm;4 TAVAF


Kabe’nin karşısında hiç kıpırdamadan öylecene kalakaldım.

İnsana gerçekten sonsuz huzur veren bir görüntü. O kadar kalabalık ve gürültü arasında sizi alıp başka dünyalara götürüyor.

Ne kadar geçti üzerinden hatırlamıyorum.

Bir süre sonra annemin hadi tavaf edelim sözü ile kendime geldim. İlk gördüğüm anı ölümsüzleştirmek için  çektiğim Kabe fotosu.

Ve annemle birlikte ertesi sabah Kabe’yi ilk gördüğüm noktadan çektiğim özçekim. Unutulmaz bir anı benim için.

Bulunduğumuz yer tavaf için ayrılan yerlerin ikinci katında ve Kabe’nin Hacer’ül Esved taşının olduğu doğu köşesini görmekte. Sonradan burayı çok sevecek ve tavaf edip yoruldukça hep bu köşesinde oturup, ibadet edip, etrafı seyredecektim.

Annem ilk tavaf’ımızı Kabe’nin yanında yapalım dedi. Aşağıya indik. Niyet ederek başladık. Tavaf, Kabe’nin Hacer’ül Esved taşının bulunduğu köşeden başlıyor. Buraya yere yeşil şerit koyup, duvara da yeşil floresan lamba asmışlar ki başlama noktası olarak her noktadan görülebilsin diye. Çok ayrıntıya girmek istemem ama niyet ediliyor ve eller Kabe’ye cevirilip sonra üç kez öpülüyor. Bu arada da dualar ediliyor. İsterseniz kendiniz isterseniz bir başkası adına Tavaf edebilirsiniz. Tavaf Kabe etrafında saat yönünün tersine 7 kez dönerek ve her tur bitiminde yine elleri kaldırıp dua ederek yapılıyor. Yaklaşık yarım saat sürüyor.
Bizim Tavaf yaptığımız alt katta herkes Kabe’nin duvarına el sürmek, eşarp, mendil gibi eşyalarını sürüp hatıra saklamak, Hacer’ül Esved taşına dokunmak için birbirini eziyor. Ben hala şaşkınlıkla etrafa bakarken, annem aynı şeyleri benim de yapmam için kolumdan çekti. Ancak, Hacer’ül Esved’e yaklaşmak bile mümkün değil. Erkekler var etrafında. Giden yapışıp kalmış. Ayrılmıyor. Ağlıyor. Müthiş bir kapışma. Bu köşeye bir Mutavva adı verilen bir din polisi koymuşlar. Taşı koruyor. Saldıranlara karşı güç kazansın diye de kolunu asılı bir halka var ona geçiriyor. Başka tutunacak yeri yok. Taşa sevgi gösterisinde ileri gidenleri itekliyor. İşte resmi,
Resimde biraz zor seçiliyor ama umarım Mutavva’yı bulabilirsiniz.

Hacer’ül Esved taşının Müslümanlara Allah tarafından Cennetten gönderildiğine inanılıyor.. Yeryüzüne ilk indiğinde bembeyazmış. Ancak insanlar dokundukça ruhlarındaki kirlilik nedeni ile (ellerindeki kirlilk bile yeter) kararmış. Daha fazla kirlenmesin diye cam bir bölümün içinde Kabe’nin doğu köşesine yerleştirilmiş ve başına da polis dikilmiş. Tavaf bile Hacer’ül Esved’in bulunduğu köşeden başlatılıyor.. Uğruna savaşlar verilmiş kutsal taş.

Ayrıca resmin sağ alt köşesinde duran  beyaz giysili kısa boylu adamın başkalarını nasıl ittiği görülmekte.

Hacer’ül Esved taşına yaklaşamadan bile geri döndük. Zaten bu izdihamı görünce benim de merakım kalmadı. Annem bu kez de Kabe’nin duvarına elimi sürmem için atakta bulundu. El sürmek konusunda ilk aklıma gelen herkesin el sürmesi nedeni ile oldukça kirli olabileceği. Yanılmamışım. Epey bir debelenmenin sonucunda Kabe’nin duvarına ulaştık. Yakından gidip bakınca el sürülen yerdeki kumaşın resmen yıpranmış ve eskimiş olduğu görülüyor. Burada da mikrobiyolojik hassasiyetim ve altyapım devreye girerek, her zamanki çözümümü uyguladım ve boyumda uygun olduğundan ortalamanın erişemiyeceği nispeten az ellenmiş yukarıdan bir noktaya el sürdüm. Kumaş kendinden desenli. Yumuşacık. Kemal’in dediğine göre her yıl Türkiye’den getirtilip değiştiriliyormuş ve Kral bu değişim sırasında bizzat görev alıyormuş.

İnsanlar tavaf yaparken ağlıyorlar, kendilerinden geçiyorlar, yüksek sesle dua ediyorlar. Tabiki bu arada da sürekli itişip kakışıyorlar. Herkes ‘’ben ve ailem diyor. Erkekler karılarını korumak için diğer herkesi itip kakıyor. Bir de grupla gelenler çok agresifler. Grubun ihramlı erkekleri kolkola verip halka oluşturuyor ve ortaya kadınlarını alıyorlar. Kalabalık içinde grubun dağılmaması, kadınlarına kimse değmemesi ve birlikte ibadet yapabilmeyi sağlayabilmek için herkese veryansın yapıyorlar. Terminatör gibiler. Önlerine geçen, veya grubu bozacağından şüphe ettiklerinin gözünün yaşına bakmadan ezip geçiyorlar. Prenses karıları ise hanım hanımcık ortada ibadetlerini zarifçe gerçekleştiriyorlar. Bu hareketleri, bizim grubumuzdan daha önce 8-9 kere Umre’ye gelmiş, hac yapmış ve her gün bize sabır diye öğütte bulunan teyzemizi bile en sonunda çileden çıkarttı. Bir baktım Tavaf sırasında söz düellosu. .
Bazen nefesiniz daralıyor. Benim gibi kolostrofobisi olanlar için zor bir durum. Zaman zaman insanların göğsüme oturduklarını hissettim. Ben nedense hiç sinirlenmedim. Sanırım uyuştum.
Tavaf istenirse nisbeten daha sakin olan yukarıda bulunan iki katta da yapılabiliyor.

Kabe ile ilgili teknik bilgi isterseniz diye ekliyorum. http://tr.wikipedia.org/wiki/K%C3%A2beokumanızı tavsiye ederim. Kabe’nin etrafında başka mistik değerler de varmış. Ben de bilmiyordum.
Tavaf ettikten sonra iki rekat namaz kılınarak Allah’tan yapılan Tavaf’ın kabul edilmesi dileniyor. Ancak herkes herkesin üzerinde, doğru dürüst namaz kılınacak yer yok denilebilir. Aslında namaz kılınması için düzenlenmiş  halı kaplı bölümler var. Ancak insanlar, Kabe’de yaşıyorlar denilebilir. Buraları kaplamışlar. Uyuyorlar bile. O kalabalık arasında, hatta insanlar üzerlerinden geçerken, bazen taşın üzerinde uyuyabiliyorlar.

Neyse, bir yerlere sıkışıp, ibadetimiz tamamlamaya, namaz kılarken seccademizin üstüne basıp, önümüzden geçmelerine takılmamaya, elimizden geldiğince yaptığımız dualara konsantre olmaya çalıştık.
Bende bir parlama, patlama vardır. Ve genelde bu patlamalarımı kontrol edemem. Önceden, birisi beni itip kakacak veya ibadet edenleri rahatsız edecek densizlikte bulunsa anında tepki verirdim. Hatta Kemal bu huyumu bildiğinden ”aman oralarda kendini kontrol et. Sabır ve hoşgörü önemli bir erdemdir” demişti. Kendimi kontrol edebilmek konusunda kendime pek güvenemiyordum doğrusu.

Ancak, ben bile inanamıyorum, kaldığımız o kadar gün boyunca ve hatta geldiğimden beri hala öfkelenemiyorum. Üzerime derin bir huzur geldi. Ne kadar ilginç değil mi? Ve bu dünya telaşında ne kadar sürecek acaba?

Bölüm;3 VUSLAT

                                                                                                                                                           17/01/2015
Bölüm;3 VUSLAT
Şoför Pakistanlıyım dedi ama bende zerre kadar eyvah duygusu uyandırmadı. Sonuçta şirketin adamı ve gayet de düzgün bir adama benziyordu.
Yol boyunca epey sohbet ettik. Ben yine her zamanki gibi Suud’da yaşam ile ilgili sorularımı sordum. ‘’Kaçırılma olmaz’’ dedi. Gittiğimiz yola baktım o kadar işlek bir yol ki hele akşam trafiği insan kaçırmak için epeyce kalabalık geldi. Karmaşık ve yoğun trafikte en dikkatimi çeken kadın şoförlerin olmayışı. İnsana eksiklik duygusu veriyor.
Heyecanla kontrol noktasından geçmemizi bekliyorum. Bir şehre sadece bir dine mensup insanların girebilmesi çok ilgimi çekiyor. Dünya’da başka böyle bir şehir var mıdır? Bilmiyorum.
Şoföre, ‘’yaklaşırken söyle de fotoğraf çekeyim’, dedim. O da beni uyardı çekin ama gizli çekin lütfen problem olur.
Yaklaşık 1,5 saat sonra hazırlanmamı söyledi. Zaten yola sürekli check point’e kalan mesafeyi gösterir tabelalar koymuşlar. Kontrol noktasına gelmeden yoldan bir ayrım var. Bu Müslüman olmayanların şehre girmeyen, ancak şehrin etrafını saran yolları. Bu ayrımı geçtikten hemen sonra kontrol noktasına ulaşıyoruz.  Bu noktayı 7-8 şeritli otoban girişi diye düşünebilirsiniz. Girişte ben sadece 2 asker gördüm.  Trafik o kadar yoğun ki tek tek kontrol yapmaları mümkün değil.
Tabiki Müslüman olmayan birini girişte yakalarlarsa ne olur diye sordum. Şoför pek iyi olmaz dedi.
İşte Mekke girişindeki Kontrol noktasının fotoğrafları.

Önce bir normal, sonra da üzerinde Kur’anı simgeleyen iki kemerin altından geçerek kontrol noktasına ulaşılıyor.
Polis geçerken bakmadı sakince geçtik. Geçerken yavaşlanmıyor bile.
Yol boyunca şehre yaklaştıkça görkemli bir saat kulesi görülüyor. Ben de tabiî ki resmini çekmek için uğraşıyorum. Ne bilirdim ki bu Kabe’nin yanına yapılan ve uzun yıllar spekülasyon olan ZemZem Tower’ın tepesindeki saat kulesiymiş ve zaten ben her gün onun da altında herkes gibi tavaf edecekmişim. Zaten araba hareketli olunca da çektiğim resimler pek bir işe yaramadı.
Ulaştığımız akşam vaktinde şehir trafiği yoğun ve keşmekeş. Hiçbir düzen yok. Herkes birbirinin üzerine araba sürüyor. Hindistan gibi. Tam eyvah şimdi çarpacağız dediğimiz anda herkes gayet sakin bir şekilde yoluna devam ediyor. Türkiye’de olsa tam kavgalık olaylar.
Şehir gayet eski görünümde. Bir de acayip bir kayalık. Binalar çoğunluk eski. Diyelim yeni bir bina var yanında inanılmaz bir kayalık. Hem de şehrin merkezinde. Demek bu binaları da o kayaları yok ederek yapmışlar diye düşünüyor insan. Kimbilir ne kadar uğraşılmıştır böyle kayalık bir yere ev yapmak için alan yaratmak. Kahverengi devasa 7-8 katlı apartman yüksekliğinde kayalar.
Başladık annemin oteli aramaya. O kadar para aldınız, önceden şu otelin yerini bir araştırsanıza. Hem de otel oldukça merkezi bir yerdeymiş. Epey bir dolandıktan sonra şoför başka tarafa gidecekken ben gördüm de çevirttim. Yoksa daha çok arayacaktık.
Nasıl heyecanlıyım. Bir baktım Minik kuşum (annem) kapıda beni bekliyor. O kadar söyledim sakın dışarıda bekleme diye ama… Vatandan uzak hem de kutsal topraklarda olunca Vuslat’ın da tadı başka oluyormuş.
Otel dıştan gayet düzgün görünüyor ancak içeriye girdiğinizde tipik Arap dekorasyon anlayışı yüzünüze ‘’şaaaaap’’ diye vuruyor. Mobilyanın en caf caf’lısı. Hani üzerinde o kadar çok desen olunca oturanı göremiyebileceğiniz cinsten. Allah’tan Katar’a geldiğimiz ilk günlerde ev ve eşya ararken ilk çarpılmayı yaşamıştım da idmanlıyım. Yoksa kesin Migren ağrısını tetikleyebilir.;)))
Odamıza çıktık hemen. Odada ikinci bir şok. Tabiki odalar bizim alıştığımız otel odaları standardından farklı. Aslında odalarda tv., buzdolabı var. Ancak temizlik yok.
İlk anda annemi de alıp, orayı hemen terk etmeyi düşündüm. Ama nereye gider akşamın o saatinde nerede yer bulabilirdim. Bu annemi de tedirgin ederdi ki bu beni de çok üzerdi. Kendi kendime dedim ki sen buraya dünya nimetlerinden uzaklaşmak için geldin. İşte sabır göster ve kendini sına.
Aslında otel tipik Arap standardı. Sonradan tanıştığımız, Diyanet İşleri aracılığı ile gelenlerden, kaldıkları otelde bizden daha mutsuzlardı. Hem temizlik hem de sıcak su sorunu yaşıyorlardı. Allahtan bizim otelimizde sıcak su sorunu yoktu. Bir de otelimiz Kabe’ye çok yakındı. 15 dakikada Kabe’de olunabiliyordu. Diyanetin oteli epey uzakmış.
Aslında annemler, ilk geldiklerinde anlaştıkları üzere yepyeni bir otele yerleşmişler. Hatta ilk müşterileri de annemlermiş. Yemek yemişler, tam yerleşmek için bavullarını açacakları sırada bir haber yandaki inşaat nedeniyle üç gün su kesintisi var, oteli boşaltıyoruz. Bu kaldıkları otele işte bu sıra dışı olay nedeniyle gelmişler. Tabiî ki üç gün sonra niye geri dönmemişler bunu bilen yok. Grupta Müşteri şikayeti bilinci hiç yok. Her şey Allah’tan deyip kabul ediliyor.
Yemekler tabldot. Örnek menü,; çorba, kuru fasulye, pilav, hoşaf, salata. Ben yemekleri beğendim ve midem hiç rahatsz olmadı. Zaten burada amaç az yemek, bol ibadet olmalı.
Kabe’nin etrafını çevreleyen Hilton, Mövenpick gibi 5 yıldızlı otelleri, Zem Zem Tower gibi devremülkleri  Kabe manzarası diyerek satıyorlar. Ancak, Kabe’yi görmeye gittiğimde irkildim. Kabe ile yan yana hiç hoş durmamışlar. Ortamın tüm mistik havasını bozmuşlar. Zaten Suud’ların bu binaların yapılmasına izin vermeleri tüm dünya Müslümanlarının tepkisini çok çekmiş. Kabe’ye tepeden bakan ultra lüks binalar. Buraya gelenler gayet konforlu odalarda yaşayıp, pencerelerinden Kabe’yi tepeden görüp, açık büfelerde tıka basa yemek ve israf içersinde kalıyorlar. Bu İslam’ın mantığına ters değimlidir? Burada insanlar ihram’ı neden giyiyorlar? ‘’Allah’ım sana tüm maddi değerlerimden arınmış, tıpkı ölüme gider gibi geldim demek için değil mi?
Bu otellerin yıkılacağı söylentisi halen dillerde. Bu saatten sonra çok zor. Onları yaptıran kimler, ülkeyi yöneten kimler?
İlk şokumu gören ve beni çok iyi tanıyan annem hadi gel Kabe’ye gidelim, sana göstereyim, ziyaretimizi yapalım deyince odadan uzaklaşabilmek için sevinçle kabul ettim. Ama içimden de bu saatte mi diyorum. Saat akşam 9 civarı sanırım.
Hemen aşağıya indik. Otelin önünde Otel ile Kabe arasında ring yapan eski püskü otobüsler koymuşlar. Bilmiyorum sadece Türk şirketleri mi bu servisi yapıyor. Ancak 24 saat boyunca bu servisi yapıyorlar. Büyük hizmet. Bu servisi veren tüm Türk şirketlerine ait otobüsler Kabe’nin önünde aynı yerde yan yana bekliyorlar. Böylece insanlar istedikleri saat Kabe’ye gidip geliyorlar. Bu aşağıdaki resim de görülmekte. Her otobüste bağlı oldukları şirketlerinin adı var ve belli park yerleri var. Park yerlerinde de şirketlerin flamaları. Her şey yaşlı insanların kolaylıkla öğreneceği şekilde düzenlenmiş.

Sonradan bu servisin ne kadar büyük bir kolaylık olduğunu görecektim. Burada insanlar normal zaman kavramından uzaklaşıp, yemek, uyku, ibadet üçlüsü içersinde yaşadığı için gece gündüz kavramı olmadan ellerinden geldiğince ibadet etmeleri için düzenlenmiş. Çok başarılı.
Annemle biz de bu meydanda indik. Heyecanlıyım. Gecenin o saatinde etraf hıncahınç dolu. Hani derler ya her cins, dil, ırk Müslümanlar burada. Erkekler genelde ihramda ama kadınların kıyafetleri geniş bir spektrum oluşturuyor.
Etraf inanılmaz inşaat. Kule vinçlerden her tarafı kaplamış. Bir de Mühendisinden, işçisine baretli teknik eleman. (inşaatları gösterebilmek için ertesi gün çektiğim fotografı koyuyorum.)

İnanılmaz bir karmaşa. İçeri doğru ilerledikçe resmen inşaatların içerisinden geçiyoruz. Her ne kadar süpürülüyor olsa da etraf toz, toprak. Kalabalık bir yandan. Kendi kendime ay ben böyle karmaşık bir yerde hiç konsantre olup da ibadet edemem, hedeflediğim spirütüel boyuta da ulaşamam diyorum.
Ama yine de anneme Kabe’ye yaklaşınca önceden bana haber ver kendimi hazırlamak istiyorum diyorum.
Ben her adımda şimdi karşıma çıkacak diye düşünürken, annem yolun epeyce uzun olduğunu ve henüz gelmediğimiz söylüyor.
Annem ile el ele ve çok heyecanlıyız. Bu heyecandan sanırım koşarcasına ilerliyoruz. O an o anne,  ben  küçük çocuk. O yine bana yol gösteriyor, öğretiyor. Sevgiyle.
Yol boyunca acaba aniden karşıma çıkıverecek mi? Yoksa bu kadar yüksek binalar ile çevriliyken görmem imkansız mı diyorum. Hem etrafa bakıp görmek istiyorum hem de görme anım özel olsun istiyorum.
Kabe kompleksinin içerisine Safa ve Merve tepelerini de almışlar. Yani eskiden açıkta yapılan bu Sa’y işi şimdi kapalı ve havalandırmalı bir ortamda yapılıyor. Bu komplekse girerken ayakkabılar çıkartılıyor. Herkesin sırtında minik bir çantası. Ayakkabılar çıkartılıp içine konulurken içerisinden içerde giyilecek babetler çıkartılıp, giyiliyor.
Kabe’ye Merve tarafından giriyoruz. Herkes sa’y yapıyor. Yani Safa ile Merve tepeleri arasında 7 defa gidip geliyor. Müthiş kalabalık. Buraları daha sonra sizlere anlatacağım. Şimdi yaşadığım heyecanı dağıtmak istemiyorum.
Bu yolu da geçip biraz ilerledikten sonra, annem beni kalbimden vuracak şekilde az sonra Kabe ile karşılaşacaksın. Şimdi senden gözlerini kapatmanı istiyorum dedi. Ancak bu kadar güzel hazırlayabilirdi beni.

Gözlerimi kapattım. Annem elimden tutuyor ve birlikte 10 basamak kadar merdiven çıkıyor sonra iniyoruz. Köprü gibi bir şey geçtik sanırım. En sonunda bir korkuluğa dayanıyoruz. Şimdi gözlerini açabilirsin dedi. Yavaşça gözlerimi açtım. Yaklaşık 20metre ötemde tüm yalınlığı ile duruyordu. Sadece hiç planlamadığım halde gözlerimden yaşların aktığını ve tam o anda telefonumun çaldığını hatırlıyorum.  Arayan Kemal’di. Tüm o duygularımı sıcağı sıcağına onunla paylaşmak da ayrı bir mutluluktu. Gecenin ikinci Vuslat’ına ermiştim.