ÜRDÜN-4 Petra

Sabah cok erkenden kalktık. Çünkü, programda Petra ve Vadi Rum vardı. Özellikle Petra en az 4-5 saat sürecek yürüyüş, merdiven çıkma – inme temposu demekti. Söylenene göre 880 basamakmış.

Petra Antik Kenti 

Petra Amman’ın yaklaşık 250 km. güney doğusunda yer almakta. Akabe yolu üzerinde.

Petra Yunanca “Taş”  demekmiş. Güney Ürdün kumtaşı kayalıklarına Nebati İmparatorluğu tarafından MÖ 400 ile MS 106 yıllarında inşa edilip ve başkent yapılan, yapılışından yaklaşık 1000 yıl sonra, 1812 yılında İsveçli maceraperest – gezgin tarafından yeniden keşfedilen kayıp antik şehir. 
Yıllar içinde Ürdün’ün simgesi halini alıyor. Dünya’da ölmeden önce görülmesi gereken ilk 28 yer listesinde bulunuyor. Ayrıca,Petra, 2007 yılında oluşturulan dünyanın yeni 7 harikasından biri seçiliyor ve 1985 yılından beri Dünya kültür mirası listesinde de yer alıyor.

Taşların renginden dolayı ”Rose City” olarak da isimlendiriliyor. 

Burası Ölü Deniz ve Kızıl deniz arasında, Arap, Hint, Çin geçit yolları üzerinde yer aldığı için de ticari açıdan çok önemli bir merkezmiş. Kayaların bazen doğal bazen de insan eliyle oyulması sonucu oluşmuş bir geçit. İçerisinde büyük ibadethaneler, 8000 kişilik amfitiyatro, evler, ticarethaneler,anıt mezarlar bulunuyor. Dünya’daki en büyük arkeolojik alanlardan biri olarak biliniyor.100 km
2 kadar geniş bir alana yayılmış. 

Petra kenti aynı zamanda Musa Peygamberin vadisi anlamına gelen Wadi Musa’nın başında yer alıyor ve Musa Peygamberin burada asasını yere vurarak yerden su fışkırdığına inanılan kutsal yerlerden olduğu düşünülüyor. Aynı bölge Nebatiler döneminde kutsal tanrı olarak inanılan Dushara kutsal alanı olarak da saygı duyulan yerlerin başında geliyormuş. Tarih boyunca Hristiyanlığa ve en son da Müslümanlığa hizmet etmiş.

Şehrin inşaası 500 yıl kadar sürmüş.Şehre ulaşmak için Siq denilen daracık dev kayaların arasından geçerek gidiyorsunuz. Şehir girişte 1.2 km. kadar içeride. Bu şehrin düşman saldırılarına karşı korunmasını da sağlamış.
Bölgenin günümüze değin bozulmadan gelmesinin en önemli nedeni az yağış alması. Yağış çok olsaydı kumtaşı yapılar özelliği gereği bozulabilirmiş.

Gezerken kayalardan su geldiğini fark ediyorsunuz. Nabetaylar yaptıkları günümüzde mühendislik harikası olduğu düşünülen su kanalları ve baraj sayesinde sel gibi kontrolsüz su akışlarını kontrol edebilmişler. Ayrıca, bu baraj sayesinde etrafı bozkır, çöl durumundaki kurak doğada stabil su kaynağı oluşturabilmişler.

8000 kişilik amfitiyatro, baraj yapımı ve M.Ö. yıllarından bahsediyoruz. Günümüzde, Ürdün’de kontrolsüz yağan yağmur ne ölçüde kontrol edilebiliyordur ve değil 8000 kişilik herhangi bir amfitiyatro varmıdır acaba?

Tüm yapılar Nabetay’lar tarafından yapılmış ve M.S. 106 yılında şehir Roma’lıların eline geçmiş ancak daha sonra hiç bir şey eklenmemiş.

Yerel halk tarafından bilinmesine rağmen antik kentin tarih sahnesine yeniden çıkışı 1812 yılında gerçekleşmesinin de ilginç bir öyküsü var. Resimde görülen İsviçreli maceraperest Johann Burckhardt 

 akıcı Arapçası ve Müslüman görüntüsü ile Ortadoğu’da geziler yapan bir kâşif. Şam’dan Kahire’ye giden ve az bilinen bir yol üzerinde yolculuk yaparken çöl bedevilerinden hiçbir Avrupalının görmediği Sharra Dağlarında görkemli bir antik kentin bulunduğuna dair hikâyeler dinliyor ve başlıyor o kente ulaşmak için yol aramaya. Ama hikâyedeki antik kente ulaşması çok zor. Çünkü antik kente bir yabancı olarak gitmesi çok kolay değil ve yerel halk antik kent çevresinde Musa Peygamberin kardeşi Harun’un (Aaron) mezarının olduğuna inandığı için bilgiyi kimseyle paylaşmıyor. Ama O bu bilgiyi kullanarak Musa Peygamberin kardeşi Harun’un (Aaron) mezarına kurban adamak istediğini söylüyor. Bu olayı gerçekleştirmek için yerel halktan bedeviler kiralıyor ve kurbanla birlikte yola çıkıyor. Yerli bedevilerin yol göstermesiyle uzun süre dar bir vadide ilerleyen grup, maceraperest Johann Burckhardt’ın ve tüm dünyanın Dünyanın Yeni Yedi Harikası arasında sayılan Petra Antik kentini “yeniden keşfetmesini” sağlıyor. 

Şimdi başlayabiliriz şehri benimle gezmeye…

Gece geldiğimiz için farketmemişiz aslında otelimiz Petra manzaralıymış.

Antik şehre giriş 50 JOD. Yani 190 TL.  İnanılmaz pahalı geldi. Ama şimdi düşününce Dünyanın yeni 7 harikasından biri ve Unesco Dünya Kültür Mirası listesinde, ölmeden görülmesi gereken ilk 28 yerden biri. Değer diyorum. Gördüklerimizden de değer olduğunu düşünüyorum. Bu arada Ürdün’lü ve orada oturma izni olanlara 1 JOD.


Mevsim aslında gezi için biraz sıcak. Nisan, Mayıs ayları daha öneriliyor. Ancak Ürdün iklim açısından değişik bir ülke. Aynı anda Amman daha yüksekte olduğu için üşütüyor. Biz de optimum sıcaklık olan bir zamanı seçtik.
Giriş kalabalık ama inanılmaz değil. Her milletten insan var. Araplar da çok ilgili.

Gelişmemiş ülkelerin turistik yerlerin kaderi olan satıcılar burada fazlasıyla mevcut ve ısrarcı tavırları ile konsantrasyon bozuyorlar. Atla, eşekle ve deve ile gezdirme, hediyelik eşya satma konusunda inanılmaz tacizkarlar, sürekli yolunuzu kesiyorlar. Bu kadar saygın ve önemli bir arkeolojik değer adına ortam kontrol altına alınamaz mıydı acaba? 
Ortam tüm bu negatifliğin yarattığı konsantrasyon bozukluğuna rağmen sizi kendisine çekiyor. 

Saatler sürecek gezimize başlamadan önce ilk iş olarak dün akşamdan öğrendiğimiz üzere hemen Bedevi şekline giriyoruz. Aslında insanların tarih içinde buldukları çözümler oldukça kullanışlı oluyor. Örneğin, bu şekilde başın bağlanması güneşten etkili bir koruma sağlıyor.


 Post – modern Bedevi halimizle bu maceraya hazırız.

Şimdi resimler.
Antik şehrin girişi

                                   ve ilerliyoruz. İlerledikçe görüntüler daha da etkileyici oluyor.



Bu arada belli bölgelerde temizlik de yapılıyor. Allahtan genelde bakımlı.


 İlk ulaşılan ibadethane. El Khazzneh, yani Hazine, kayalıklar arasında uzayıp giden 1.5 km’lik bir yolun sonunda görülüyor. The Siq olarak adlandırılan bu nefis yolu geçince, kayaların arasında beliren El-Hazne’nin görünümü tek kelimeyle büyüleyici. 39.1  metre yüksekliğinde, 25.30  metre genişliğinde, sarp bir kaya üzerine oyulmuş bu zarif eser insanı huşu ile bakmaya sevk ediyor.




Büyük olasılıkla MÖ 1. yüzyılda, tapınak, mezar odası veya buna benzer sebeplerle inşa edildiği düşünülüyor. 

Hazine’nin ön cephesi, Nebati, Yunan, Pagan ve Mısır kültürünün mitolojik figürleriyle süslenmiş. Mısır tanrıçası İsis’ten, Zeus’un oğullarına ve Amazonlara kadar çok sayıda kültüre dair heykeller ve figürler barındırıyor. 2000 yıldan bu yana heykellerin bir çoğu aşınmış olsa da etkileyici bir görünüme sahip.
Gösterişli ön cepheye tezat iç oda 12 metrekarelik 13 metre yüksekliğinde basit bir salon bulunuyor. Buraya ziyaretçi kabul edilmiyor.
1989 yılında çekilen Indiana Jones and the Last Crusade ile The Red Sea Sharks, Adventures of Tintin, Sinbad and the Eye of the Tiger ve  Sky 1 dizi serisinde geçiyor. 

Burası aynı zamanda yolun yarısı sayılır.Biraz dinlenip askerler ile hatıra fotosu çektiriyoruz.

Kısa bir moladan sonra yola devam. Herkes en uçtaki manastırı görmeden gelmeyin diyor. Yorulunca vazgeçileceği düşünülüyor sanırım. İstenirse her türlü binek hayvana binilebilir. Hatta at arabaları bile mevcut. Biz yürümeyi tercih ettik.

 İçeriye doğru ilerledikçe yol bozuluyor. Ama bambaşka görüntüler ile karşılaşıyoruz.


Kaya mezarları
 Büyük tapınak


                         Arada iddialı davet yazıları ile birbiri ile yarışırcasına onlarca kahvehane var. Dinlenmek için inanılmaz fırsat oldu.

Oluşturulan mağara cafelerde çiçek bile düşünülmüş.
Bu kafede bir resimli yazı vardı. Batılı bir kadın (ingiliz veya Amerikalı hatırlayamadım) burada yaşayan yerel bir adama aşık oluyor ve her şeyini bırakıp buraya yerleşiyor. Yıllardır mutlu mesut yaşayıp gidiyorlarmış. Birlikte resimleri de vardı. 20 yıl öncesi ve şimdiki halleriyle birlikte.
Ayrıca karşı kafe’nin sahibi de bu bölgede yıllardır yaşayan bir İngiliz’di. Ayak üstü sohbet ettik. İnsanların tercihleri ve yaşam şekli ne kadar sonsuz değişik olabiliyor diye düşündüm.

Yerel halk. Gözlerindeki sürmelere dikkatinizi çekmek isterim. Kadın – erkek herkes yoğun bir biçimde kullanıyor. Sebebi de gözleri hem tozdan ve yoğun güneş ışığından koruyormuş. Ayrıca kaş ve kirpiği besliyormuş. Sürmeyi kendileri yapıyorlar. Bir ara üç lokal genç gördüm yan yana oturan. Gözlerindeki sürmelerle Jonny Deep’in Karayip korsanlarındaki hali gibiydiler.

Yorulmak yok yola devam…

Ah o da ne  öyle. 
Az ilerde satıcıyı görünce hemen sürme uygulaması yaptırmaya karar veriyorum. Yine kobay halleri. İnsan bir korkar değil mi. Göz bu. 
Satıcı da karayip korsanları modunda yerel halkın çok turistik versiyonuydu.
Bu uygulamanın en kötü yanı sürmenin kuruması için satıcının yüzüme üflemesiydi ki o anda hayatla bağımın kesilmesini istemiş olabilirim.

Kendisi bendeki motivasyonu görünce beni baştan yaratmaya karar verdi ve eşarbımın Bedevi modelini değiştirdi.

Sonra hızını alamayıp aksesuarlar da ekleyip beni baştan yarattı denilebilir.
Deneyimim sonucunda en sıradan yüz ve gözün bile böyle bir uygulama ile son derece çekici hale getirilebileceğini düşünüyorum. 


Çay kahve molası deyip dinlenmeden sonra tırmanış başlıyor. 

Tırmanış sırasında yine satıcılar… 

Tırmandıkça kayaların şekilden şekle girdiği de görülebiliyor.


Tırmanış boyunca satıcıları görmek mola vermek açısından iyi geldi. Satıcıların çoğunluğu kadın ve çocuk. Dağın başında kuş uçmaz kervan geçmez yerlerde yaşayan bu çocuklar,  turistlerden cips, sakız ve kola gibi her türlü kötü gıdayı yalvarırcasına istemesi bu ürünlerin bu kadar bilinmesi inanılmaz ve çok üzücü. 
Artık biliyorum ki bu buğulu gözler sürmeden.
Bu şirin kıza şeker yerine kağıt kalem verdik. Mutlu oldu.
                                 


 Veee sonunda yolculuğun sonu… Tapınak. El Deir



Bir de internetten profesyonel bir foto ekliyorum.

Tapınağın içi.
47*40m. büyüklüğünde olduğu söyleniyor.
Burası putperest Nebatilerin önemli bir tapınağıymış. Arkeologlar içerisinde o döneme ait inanılmaz bilgiler içeren tam 152 tomar kağıt belge bulmuşlar. 


Aslında burası son duraktı. Çok şükür ulaşmıştık. Ama aşağıdaki resimdeki yazıyı görünce hızımızı alamayıp biraz daha tırmandık.

                           

                                Ve işte en yüksek noktadan görünüş. Sonsuzluk hissi.Rakım 1700m. civarı.

Aslında Petra’nın en yüksek yeri Jabal Haroun’da (Harun Dağı) yer alan; Musa peygamberin kardeşi Harun’a ait olduğu söylenen bir mozole olduğu belirtiliyor. Ancak, buraya çıkmak için 4 saat ayırmak gerekiyormuş. Aklım kaldı doğrusu.

Ve inişe geçiş.

                                             
                       

                            
 Roma yolu

                                             Taşın arasından fırlamış İncir ağacı.

Yolumuz toplam 6 saat sürdü. Bittiğinde biz de bitmiştik. Toz toprak içindeydik.
 Ama değmişti.
 Bence buraya tam 1 gün ayrılmalı.
Yazıyı yazarken bir kere daha gidebilmeyi çok istediğimi hissettim.


ÜRDÜN Amman – 3 Petra’ya Yolculuk

Ertesi sabah güne güzel bir kahvaltı ile başladık. Kahvaltılıkların, Ürdün Kahvaltısı bölümü özel ilgi alanımıza girdi. Falafel, Ürdün yemeklerinin vazgeçilmez mezesi. Kabaca bakla ve/veya nohuttan yeşilliklerle yoğrulup, sonra derin tavada kızartılarak yapılıyor. Kahvaltıda bile yeniyor.

Ürdün kahvaltısının bir diğer önemli farklılığı ise tavuk ciğeri sotesi. Alttaki resimde sağ altta.

Kahvaltının diğer yemekleri peynirli domates dolması fırında. Akdeniz usulü üstü kekikli..Ve tüm Arap mezelerinin atası Humus.

 Bu güzel kahvaltıdan sonra yola koyulduk. Bugün şehri gezmeye devam edecektik. İlk durak Antik Şehir’di. Amman- Ürdün tarihi M.Ö. 9000 yıllarına kadar gidiyor. Bu bölge sırasıyla Enbad, Roma, Bizans, Emevi, Abbasi, Fatimi, Eyyübi, Memluk ve Osmanlı’lara ev sahibi oluyor. Osmanlı dönemi 1516-1917.
Orta Doğu zaten  bildiğim kadarı ile uygarlığın ve tüm dinlerin beşiği. İnsan, Ürdün’ün derin tarihi ile uygarlıklara, dinlere vatan olmuş bir ülke olduğuna inanamıyor doğrusu. Sanki ileri gidileceğine geriye gidilmiş. Bu durum belkide mikroorganizmasından, büyük imparatorluklara kadar tüm canlıların yaşam eğrisi ile açıklanabilir. Belki biraz matematikteki sinüs eğrisi gibi dalgalanarak. Doğuyorlar, büyüyorlar ve ölüyorlar. Bu devinim sürekli tekrarlanıyor.

Gittiğimiz tarihi alan şehrin ortasında sayılabilecek bir tepe üzerinde yer almaktaydı. Giriş inanılmaz pahalıydı.

İçerde küçük de olsa bir müze var. Ürdün Arkeoloji Müzesi.
İçerdeki ürünler inanılmaz değerli her biri bir sanat eseri.
Örneğin aşağıdaki bir parça nasıl yapılmıştır diye düşündük. Çünkü, iyice inceleme yapmamıza rağmen hiç ek yeri yoktu ve yanındaki küçük kolonlarda bir derinlik vardı.
Muhtesem bir sanat ve teknik sanırım birarada bulunuyordu. Ve maalesef tüm ürünler ulu orta sergilenmekteydi. Ne bir koruma ne de sunumda bir zerafet.

Katar’da tarih yok ama para verip tarihi eserleri getirmişler sanki kendi tarihi eserleriymiş gibi son derece güzel sunarlarken bunların tarihin beşiğinde olmalarına rağmen böylesine özensiz davranmaları inanılmaz. Yıllar önce İran’a gittiğimde de aynı manzara ile karşılaşmıştım. Elinizi uzatsanız cebinize atıverecek bir şekilde güvenliksiz. Girişte kapının yanında iki kişi baygın bir vaziyette oturuyor ve içeriye maalesef baktıkları bile yok.
İçeride mermer, mozaik, metal, cam birbirinden değerli her türlü ürüne rastlayabilirsiniz.

 Girişteki Ürdün tarihi haritası.Üstte şimdiki Kral Abdullah ve Babası Rahmetli Hüseyin.

Fotoğrafta sol altta yer alan muhteşem soğutma sistemi vantilatöre dikkatinizi çekmek isterim. O da tarihi. İşte o iki görevli uyuklar vaziyette burada bekliyorlar. İçeriyi de görmeleri mümkün değil.

Vakit öğleyi geçmişti. Geç bile kalmıştık. Gidecek iki noktamız daha vardı.

Antik şehire UBER taksi ile gelmiştik. Taksicimiz Mohammed çok şirin genç bir delikanlıydı. Türkiye aşığı, azıcık da Türkçe biliyordu. Bir kaç yıl İstanbul’da yaşamış. Kızkardeşi halen İstanbul’da yaşıyormuş. Sanırım karşılaştığımız en dürüst kişiydi. Kapıda bekleyen taksi şoförü UBER’siz olduğu için yine fahiş bir fiyat isteyince hemen imdadımıza Mohammed yetişti.
Bizi ikinci durağımız olan Kral Hüseyin Camisine götürmesini istedik. Biz camiyi gezerken kapıda bekleyecekti.
Taksi Cami’nin önünde durdu. Tam içeri girecekken bize bağırdılar. Buradan değil ilerden girmemiz gerektiğini elleriyle işaret ettiler. Biz sandık hemen yanda bayanların geçişine uygun bir kapı var. Başladık caminin diğer giriş kapısını aramaya. Git git bütün kapılar kapalı. Derken ilk giriş kapısının 180′ açı ile karşısında açık kapıyı bulduk. Tabiki turistler için ve ücretli. Oysaki başımızı da bir güzel örtmüştük. İnandırıcı olamadık sanırım. Girişte ”Müslüman mısınız” diye sorunca artık öğrendiğimiz üzere ”Elhamdülillah Müslümanız” dedik ama inanmadılar. Emin olmak için nereli olduğumuzu sordular, Türk’üz deyince  ” ooo Erdogan” deyip ücretsiz içeri aldılar. Bu kadar keyfi. Aklınızda olsun  ” Müslüman mısınız” sorusuna öyle ”Yes, it is a pencil” kıvamında cevap verilmiyor buralarda.

Reject edilen kıyafetimle caminin girişi trajikomik bir şekilde fonda kilise.
Girişte siyah Abhaya denilen çarşaflar var. Onlar giyiliyor. Biz de giydik ve usturuplu bir şekilde içeri süzüldük. Ve onların istediği hale büründürülmüş ben.

Burası Ürdün Ulusal Camisi olarak geçiyor ve 2006 yılından beri faaliyette. 5500 kişilik kapasiteli. çok sade bir cami.

Arap ülkelerinde camiler yaşam alanlarıdır. İnsanlar yatarlar, uyurlar ve hatta resimdeki gibi telefonuyla bile oynarlar.
En çok camideki halıların insana enerji veren rengini sevdim. Genelde iç bayıcı renkler olur.

Cami’nin bahçesinde küçük de olsa bir etnografya müzesi var. Burada Kral Abdullah ailesine ait ürünler sergilenmekte. Girişte Krallığın rahmetli dede Hüseyin, şimdiki Kral Abdullah (1962) ve aday oğul Huseyin (1994) resimleri yer almakta. İçeride ise baya geçmiş yıllara giderek kral resimleri ve onlardan kalan eşyalar görülebiliyor.
İşin magazinsel kısmına gelirsek, resimde de görüldüğü üzere Kral Abdullah renkli gözlü ve beyaz tenli bir kişi olarak aslında Araplar’dan çok  İngiliz annesine benziyor sanırım. Babası Kral Huseyin 4 kadın ile evlenmiş bunlardan ikisi Arap kökenli iken diğer ikisi İngiliz ve Amerikalıymış. Tabiki bu iki batılı kadının din ve isimlerini değiştirilmiş.

Kral ve ailesinden söz etmişken gerek Ortadoğu’da gerekse Dünya’da zerafeti ve duru güzelliği ile meşhur, gayet batılı görünüşlü, halkın da sevgilisi Kraliçe Rania’dan söz etmeden olmaz.

Kendisi Filistinli bir aileden geliyormuş.
Yukarıdaki resmi özellikle seçtim. Fondan kendisinin bir kadın konferansında  olduğu anlaşılıyor. Tabiki, her ülke yöneticisinin zarif ve kültürlü eşinin ilgilenmesi gereken konular olan kadın hakları, çevre, sağlık, çocuk gibi konulara çok duyarlı. Güzel bir vitrini var. Ama halk, ülke ne halde? Bu halk bunun ne kadar farkında?

Çıkışta Caminin içerisindeki satış mağazasından alışveriş yaptık. Yine Türk olduğumuz için acayip indirim yaptılar.

Cami sonrasında Kral Hüseyin parkına gidecektik ama geç kalmıştık. Petra için hızlıca yola çıkmamız gerekiyordu. Aşağı yukarı ülkeyi baştan başa geçeceğimiz yol 3,5- 4 saat sürecekti ve koskoca ülkede toplu taşıma aracı olmadığı için taksi tutup gidecektik. Otel’in önünde Eray bizi bekliyordu. Uber’den taksi çağırmıştı. Biraz bekledik. Trafik korkunç olduğu için normal dedik. Yaklaşık yarım saat sonra taksi geldi. Bu kez biraz daha ilkel koşullarda bir taksi ve taksiciydi. Klasik UBER standardında değildi. Zaten hemen arkası geldi. ”Ben sizi başka bir arkadaşa aktarmam gerekiyor sabahtan beri çalışıyorum. Mesaimi doldurduğum için gidemem” demeye başladı. Sanırım UBER’de şoförlerin aralıksız 6 saatten fazla çalışmasına izin verilmiyor. Sistem de kayıtlı olduğu için kaçılamıyor. Biz de öncelikle Vadi Rum’u görüp gece Petra’daki otelimize geçmeyi amaçladığımız için saat 5’te hava kararmadan Vadi Rum’da olmak istiyoruz. Orada bizi gezdirecek araba ayarlanmış. Tek yapmamız gereken saat 5’te orda olmak. Tabiki kızdık. Çünkü, taksi istendiğinde gidilecek rota da yazıyor. Hemen atlayıp gelmemesi lazımdı. Sanırım gidilecek rotaya bakmadan gelmişti. Sonra başladı İngilizce – Arapça- Türkçe arası tartışma. Arada tartışmaya telefonla aradığı sanırım şirketin yöneticisi de katıldı. Bu arada trafik de keşmekeş. Uzatmıyayım, en sonunda şirketinin önünde bizi bıraktı. Başka başka taksi çağrıldı ve o arada yarım saat kadar beklendi ve tekrar yola çıkıldı. Tabiki bizim o günkü Vadi Rum gezimiz de rüya oldu. Şikayet yazdık ama çok uydurma bir cevap aldık. Bu ülkede UBER böyle çalışıyorsa artık dedik.
Yeni taksimiz ve şoförümüzü sevdik. Ama sonuçta Vadi Rum organizasyonunu ertesi güne erteliyerek direkt Petra’daki otelimize gitmek zorunda kaldık.

Otele vardığımızda aksam 7 civarıydı. Hemen akşam çadırda yiyeceğimiz özel Bedevi yemeğine hazırlandık.  

Yemeğe giderken Oteldeki meşhur Arap kum sanatı örnekleri.



Yemek her türlü yorgunluk ve gerginliğimiz unutturdu doğrusu. Özellikle de garson – bedevimiz bizi çok eğlendirdi. Hatta en sonunda ”YEEEETTTEEEEERRRRR” demek geldi içimizden. Kendisi yazarmış ama çok komik bir şekilde benim yazılarımı okuyanlar sonunda benden nefret eder çünkü, her şey hikayelerimin son cümlesinde saklıdır dedi. Biz de şaşırdık. Hatta ne olabilir ki diye düşünmeye başladık ki başladı hikayelerinden birini anlatmaya. Hakkaten gözlerimiz faltaşı gibi merakla takip ettik. Hikayenin anlatımı sanırım bir 10 dakika sürdü ve evet o son cümle bizde de aynı etkiyi bıraktı. İnanılmazdı. Ertesi günü otelden çıkarken kendisini normal kıyafetlerle görünce tanıyamadık. Ta ki ağzını açıncaya kadar.
Şimdi resimler.

Biz yemek için tam oturmuşken şovmen Garson – Bedevimiz ”olmaz önce başınızı Bedevi modeli bağlamam lazım” dedi. Tabiki ailenizin kobayı olarak her zamanki gibi benimle başlandı.

Post modern Bedevi görünüşümüz ile mezelerin gelmesine artık hazırdık. 

Daha sonra seramoni ile bedevi yemeğini tandırdan çıkartmak için bizi de davet ettiler. Çadırın dışındaki hava buz gibi ancak gökyüzünde yıldızlar müthişti. Zaten de ıssız sayılabilecek dağların tepesindeydik.



Güzel bir deneyimdi. Fakat gecenin 11’inde bu kadar ağır yemek yemeğe alışık olmayan bizler, yatağımıza ”inşallah kabus görmeyiz” deyip gittik. 
Ertesi gün tüm gezinin en tempolu günü olacaktı. Hazır olmalıydık.


ÜRDÜN Amman – 2

Havaalanında, taksici ve  Ürdün’deki arkadaşımız Eray arasında yaklaşık yarım saat süren bir telefon trafiğinden sonra çok şükür taksici ile buluştuk. Şoför, 1 saat sonrası söylendi diye açıklama yaptı.
Kulaktan kulağa durumu oldu sanırım.
Ürdün gezimizde benim için bir ilk UBER kullanmak oldu. İnternet üzerinden taksi çağırma uygulaması olan UBER’i daha önce Doha’da kullanan arkadasımdan duymustum. Hiç kullanmamıştım. Eray sağolsun bizler için sürekli kullandı. Tavsiye ederim.  Bu uygulama dünyanın bir çok yerinde kullanılıyor. Taksiciler eğitimli, taksiler daha temiz ve her şey kayıtlı. Normal taksicilere göre daha güvenilir bir ortam. Hele ki Ürdün gibi son derece kontrolsüz bir ortamda sürpriz ile karşılaşmıyorsunuz. Hemen ben de uygulamayı indirdim telefonuma. Amman da Uber’siz kullandığımız taksiler inanılmaz dolandırıcıydılar. Turistlere hiç acımıyorlar.
Biraz da Ürdün ile ilgi ön bilgi vereyim.Nüfusu 10.000.000 civarında ve ve yüzülçümü ise 90,000 km2 kadar. (Türkiye 750,000km2  civarı) Resmi adı Ürdün Haşimi Krallığı. Haşimi olduklarını her yerde hatırlatıyorlar. Böylece ben de Haşimiler sözünü orta öğretim yıllarımdan beri ilk kez duymuş oldum. Ülke’nin %98’i Müslüman Arap, dil Arapça ve para birimi ise Ürdün Dinarı (JOD). İşte bu para bizi çok şaşırttı. İlerde anlatacağım ama ülke yoksulluktan kıvranırken 1 JOD, 1,41 USD’ye eşit. Dolar’dan daha değerli paraları var. Ülke’de petrol yok, herhangi bir kaynak yok. Halk fakirlikten kırılıyor. Ülke’nin tam anlamıyla gelişmemiş bir görüntüsü varken bu nasıl oluyor anlayamadık. Anlayabilen varsa açıklayabilirse çok seviniriz. (yorum olarak yazabilirsiniz.)

İlk gün öğlen saatlerinde Amman’da olduğumuz için otele yerleşip, Eray ile kısa sohbet sonrası kendimizi dışarıya atmamız saat 3’ü buldu. Otel ve gezi organizasyonumuzu sağ olsun Eray halletmişti zaten kendisinin çalıştığı Mariott otelde kalacaktık.

İlk gün şehrin içinde gezelim dedik. İşte ilk izlenimlerimiz. Kararı size bırakıyorum.
Önce şehrin genel görüntüsü.

Genel mimari sade, yöreye özgü, alçak. Binaların görüntüsü bakımsız. Pek yeşille barışık görünmüyor. Şehir sanki tarihin bir zamanında donmuş gibi.

Amman başkent olmasına rağmen sadece bir kac tane yüksek bina görebiliyor. Ama bu durum kültürel bilinçten mi yoksa fakirlikten mi anlayamadık.
Şehre inince ilk karşılaştığımız manzarada bakımsız pis caddeler, kalabalık, trafik ile çarpıldık. Başkent ve en meşhur caddesi böyleyse dedik.
Ortalıkta görünen tek turist bizlerdik ve herkesin dikkatini çekiyorduk. Tüm bunlara rağmen Katar’dan geldiğimiz için sokak hayatı hasreti ile yanıyorduk. Başladık gezmeye.
İlerde bir pazar gördük. Hemen daldık. Bu da Katar’da özlediğimiz şeylerden biriydi.

Özlemle her meyvenin ve sebzenin fotoğrafını çektik. Renkler arasında kaybolduk. Daha da fazla dayanamayıp satın aldık.
 Katar’da meyveler genelde pahalı ancak kayısı, şeftali incir ise çok çok pahalıdır. Çöpte bulunsa alınmayacak incirler 50-60- 75 TL kadar olabiliyor. Ürdün, Katar’ın ana gıda ihracatçılarından biri olunca umutla ”oh gıdanın merkezine geldik” diye düşündük. Ucuz bir de tazedir deyip hemen hasreti ile yandığım kayısıdan satın aldık ama maalesef hiç lezzetli değildi. Ahhhh canım memleketimin kayısıları.
Pazar’larda Türkiye gibi her türlü gıda, kıyafet, ev eşyaları, oyuncak satılıyor. 
Bazı görüntüler Türkiye gibiydi. 
Baharatçıların ürün spektrumu karşısında gözlerimiz kamaştı. Tam doğuya özgü Egzotik bir deryaydı. Katar’da yaşamaya başlayalı Zencefil, Zerdeçal hayatımızda önemli bir yere sahip olsa da hiç görmediğimiz ve duymadığımız bir sürü baharat gördük.

Yiyecekler ise ayrı bir zenginlikti. Hangisinden yiyeceğimizi şaşırdık. En sonunda çeşitli tadımlık almaya karar verdik. Özlemişiz.

Yol boyunca geleneksel kıyafet satan dükkanlardaki kıyafetlere bayıldık.

Konuştuğumuz satıcı Türkiye’yi gayet iyi biliyordu ve hayrandı.
Genel olarak Araplar Türkiye’yi çok severler. Gidip görünce neden olduğu hemen anlaşılıyor. Katar, UAE gibi zengin Arap ülke halkları doğası, alışveriş imkanları, yemekler, herkes ama özellikle kadınlar özgür ortamları nedeniyle severlerken Ürdün gibi fakir olanları ise bir de uygarlık olarak görüyorlar. Türkiye onlar için CENNET.

Saatlerce yürümüş yorulmuştuk. Vakit akşam üzeri olmuş, saat kahve saatine gelmişti. Güzel bir kahveyi hak etmiştik. Başladık yer aramaya ama yürü yürü bir kahvehane yoktu. Sorduk herkes bize aynı yeri önerdi. Gidip baktık. Baya apartman gibi bakımsız bir binanın içinde sadece ev balkonu kıvamında olan dar uzun balkonu olan sevimsiz bir yer. Tam çaresizce girecekken karşısında burayı gördük..

Yeşillikler içinde, sokağın keşmekeşinden uzak sade ve sakin, şirin, tertemiz yeri çok beğendik. Birbirinden inanılmaz meyve sularını görünce hemen kahve içmekten vazgeçtik. İkramlar, hem gözümüze hem de ruhumuza enerji verdi.
Herkesin büyük, hantal ve sevimsiz kafeyi önermesine de bir anlam veremedik doğrusu.

Kafe’de Ürdün’de okumaya gelen Amerikalı 4 kişilik bir öğrenci grubu ile karşılaştık. Ürdün’ü çok sevmişler Üniversite’nin seviyesinden de çok memnunlardı. İlginç geldi. Dersi Arapça olarak çalışıyorlardı.
Bir zamanlar, Ürdün’lü okul yöneticimizden Ürdün’ün Ortadoğu’nun kanser konusunda en önemli merkezi olduğunu da duymuştum.

Saat 6 olmak üzereydi ve bizim Eray ile akşam yemeği için buluşma vaktimiz gelmişti.

Onunla tepeden gün batımını izleyeceğimiz meşhur Rainbow street’te buluşacaktık. Uzaklık 4km. ama ”yürünemez çünkü yokuş, taksiye binmeniz gerekir” denildi. Atladık bir taksiye. İndiğimizde, taksicinin bizi kazıkladığını fark ettik. Haram ettik parayı.;)) Uber kullanmayınca maalesef böyle oluyormuş. Oysaki Eray bize milyonlarca kez tembih etmişti. Para birimine alışamamanın etkisi ile kanmıştık. Böyle bir köhne ülkede paranın çok değerli olduğuna insan pek alışamıyor nedense. Neyse ki, büyük bir para değildi.
Rainbow street (gökkuşağı caddesi) şehrin akşam piyasasının olduğu yer.
Teraslarda cafeler ve restoranlar var.

Araplar’ın olmazsa olmazı Nargileler (Şişa) yine baş köşede.
İnsan tepeye çıkınca bir güzel manzara göreceğini sanıyor ama maalesef tüm manzara bu.

Her tepede kocaman da bir Ürdün bayrağı sallanıyor mu yoksa bu sallanan bayrak her yerden görünüyor mu bilemedim.
Sanırım kahvemiz Yemenden geldi. O kadar geç. Tüm Arap ülkelerinde olduğu gibi Türk kahvesi diye içinde Cardamom (kakule) olan tipik Arap kahvesi servis ediyorlar.Tabiki apayrı tat.
Kahvelerimizi içip güneşi batırdıktan sonra başladık, cadde boyunca yürümeye.

Burası daha gelişmiş bir yer. Ama bizden başka turist göremedik.
Ürdün’de %1 oranında Ermeniler ve Hristiyan yaşadığı için kiliseleri de var.
Yol boyunca Arap – Akdeniz tarzı karışımlı çok hoş kafe ve restoranlar gördük. Çalan müzikler ve dekorasyona bayıldık. Rezervasyonumuz olmayınca oturamadık ama kalbimiz resmen orada kaldı.

Amman’da rakım yüksek olduğu için karlı geçen kış daha yeni bitmiş, halk dışarılara daha yeni açılmaya başlamış, Kafeler, restoranların açık bölümleri dolup taşmaktaydı. Katar’da havalar 40-45 ‘C arasında dolaşırken bize gündüzleri 30-35’C arasında dolaşan sıcaklık çok iyi geldi. Ama çöl iklimi gereği akşam epeyce serindi hatta titredik diyebilirim.

 Eray yemek yiyebileceğimiz yere gidebilmemiz için hemen Uber’den bir taksi çağırdı. Uzun bir taksi yolculuğundan sonra otantik- turistik tabir edeceğimiz restorana ulaştık. Burası son derece büyük bir restorandı.
Ürdün tam anlamı ile meze cenneti. Kıbbe yani içli köfte ve humus, falafel başta olmak üzere babagannuş, Tabouleh yemeklerin olmazsa olmazı. Bir de Ürdün’e özgü etli pilav Mansaf. Yanında kasede görülen eksi süt veya ayran denebilecek sosuyla servis ediliyor. Bu bir bedevi kültürü yemeği. Yemekler bakır tepsilerde yeniyor.Yeşillikler muhteşem.

Geleneksel etli pilav Mansaf ve kasedeki sosu. Mansaf doğum, ölüm, kutlama gibi özel günlerde sunulan yenilen bir yemek.

Yemekler müthişti. Ama tam Canan Karatay’lık.;))) Kişi başı servis edilen miktarla 3 kişi doyduk ve arttı bile.
Artık insanlar Saat 7’den sonra yemek yemiyor ve yemeklerini glisemik indekslerine göre seçip yiyorlar. Araplar, yemekleri tam Diabet yapacak gibidir ve neredeyse bizlerin yatmaya gittiği saatlerde yerler. Gecenin saat 10’unda insanlar daha yeni yeni restorana geliyorlardı. Bir de yemekten hemen sonra gelen meyvelerle birlikte olay intihar modunda ilerliyordu.
Yemekte yan masada genç yaşlarda iki Türk hanım gördük. İş için gelmişler.
Sağolsun Erdoğan ve onun  ”Van Münüt” vak’ası nedeniyle Arap’lar Türkleri çok seviyorlar. Restoranda da Türk olduğumuzu öğrenince de güzel bir ilgi ile karşılaştık. Herkese yaptıkları normal ikramı da bize ”Türk’sünüz deyip getirdik” dediler. Bu tür davranışlara Arap kültüründen alışığız Allah’tan.
Sabah 7’deki uçuşumuz nedeniyle bir gece önceki 2-3 saatlik uyku ile duruyorduk. Tüm gün de zaten gezip durmuştuk. Yemeği yiyince serildik kaldık. Eray’ın ”hadi gidip bir yerlerde oturalım” davetine içimiz kalmasına rağmen ”evet” diyemedik. Ertesi gün de tempolu geçecekti. Enerji toplamak için sürünür vaziyette otelimize ulaştık.

ÜRDÜN 1-Amman

Amman
”Nerden çıktı bu Ürdün şimdi? Dünya’da gezecek yer mi kalmadı” denilebilir.
Ama benim gibi gezmeye merakınız varsa ve hele de sıradan olmayan yerlere daha çok ilgi duyuyorsanız, Ürdün ilginç bir destinasyon olabilir. Avrupa, Amerika çok güzel ama o kadar bilindik ve birbirine benzer olunca pek bir ilginçliği kalmıyor anlatılacak.
Maceramız şöyle başladı. Benim Umre’ye gideceğimi öğrenen Müslüman Malezya’lı bir arkadaşımız ile Umre’ye gitmeden önce buluştuk. Kendisi daha önce tüm ailesi ile birlikte Umre yapmıştı ve deneyimlerini paylaşmak istiyordu. Kendisinin Umre’ye gitme fikrinin oluşmasının ise ilginç bir öyküsü var. Yıllar önce Ürdün’de seyahat ederken birdenbire çok değişik spirütüel duygular hissettiğini ve bu şimdiye değin hiç hissetmediği duyguları yanındakilere söyleyince de ”evet doğrudur çünkü Dead Sea yani Ölü Deniz’in yanından geçmekteyiz. Burası bu tür duyguları veren bir yerdir” dendiğini bunun üzerine arkadaşımız da daha önce hiç hissetmediği bu duygulara çok şaşırdığını ve kendi kendine ” eğer burası bana bu duyguları veriyorsa kim bilir ben Ka’be’yi ziyaret etsem nasıl duygular yaşarım” deyip ilk fırsatta tüm ailecek Umre’ye gittiğini ancak hiç de aynı duyguları hissedemediğini, Ka’be deneyimini hep kaçırılma korkusu, pislik, kalabalık, aldatılma olarak hatırlayıp bir türlü ibadete konsantre olamadığını sadece iyi olarak 5 * otel ve açık büfe yemekler olarak hatırlıyordu. Aslında tüm bunları benimle Ka’be konusunda çok bir şey beklememem konusunda uyarmak amacıyla paylaşıyordu ama  Ölü Deniz konusunda söylediklerinin bizde merak uyandırıp kulağımıza su kaçırdığının farkında bile değildi.
Kader ağlarını mı örüyordu yoksa biz bunu iş mi edinip kaderin ağlarını mı örüyorduk anlayamadım Tam da o günlerde Ürdün gezisini birlikte yaptığımız arkadaşımın yakın arkadaşı’nın tayini de Ürdün’e çıkınca bu bize bir işaret deyip ”gider miyiz” diye konuşmalara başladık.  Çok da fazla düşünmeden hazır bizi yönlendirebilecek birisi olunca ”hadi atlayıp gidelim”dedik.
Bu arada ikimizde çalışıyorduk. Bu nedenle hafta sonları ile bileştirerek ancak 4 gün vakit ayırabilecektik. Bu yıl rotama kutsal ziyaret ile başlamıştım. Bu nedenle hem Ölü Deniz hem de Kudüs’ü görmek için heyecanlanıyorduk.  Hedefim Akabe, Petra, Vadı Rum, Ölü Deniz ve özellikle de Kudüs’ü görmekti. Ancak Kudüs’te pasaportlara damga vuralacağı için Katar’a aynı pasaport ile giremezdik. Bu nedenle Kudüs’ten, zaman yetersizliği nedeniyle de Akabe’den vazgeçmek zorunda kaldık. Kudüs’e Türkiye’den gitmek daha kolay sanırım. Hatta artık Diyanet İşleri Umre programına bile almış.
Biletlerimizi aldık. Aslında Ürdün’ü biz ucuz bir destinasyon sanmıstık ama her aşamasında ödediğimiz paralara şaşırdık kaldık. Biletleri yaklaşık 1.5 ay önce almamıza rağmen 2.5 saatlik uçuş için kişi başı 450 $ ödedik. Bir de bu bulduğumuz en ucuz bilet. Ürdün Kraliyet Havayollarının biletleri inanılmaz pahalıydı. Uçakları gördük pek bir afilliydiler. Sanırsınız Emirates veya Katar Havayolları. Direkt uçuşlar oldukça pahalı olduğu için aktarmalı olarak ama en kısa sürede varabileceğimiz şekilde Bahreyn üzerinden uçmaya karar verdik.
Bahreyn Katar’ın kuzey batısında. Uçuş sanırım 15 dakika filan sürüyor. Hayatımızın en kısa uçuşuydu. Katar çok küçük bir ülke 11,500 km2 derken, Bahreyn Katar’dan da belki 15 kez daha küçük bir ülke. 780 km2 kadar  Fikir vermek açısından memleketim İzmir’in 12.000 km2 kadar olduğunu belirteyim.
Bahreyn aslında 3 tane adadan oluşuyor. Başkent Manama, en büyük ada Bahreyn’in üzerinde yer almakta. Adanın  güneyden kuzeye doğru 20 km. si boş gibi, kimse yaşamıyor.Yaşam kuzeye doğru giderken başlıyor ve toplam nüfus 1,300,000 kişi civarında.
Bahreyn’i yalnızca havaalanı olarak görsek de bazı şeyler dikkat çekiciydi. Örneğin havaalanındaki kadın görevliler pantolon giymişlerdi ki Katar’da giyemezler. Sanırım daha rahat bir yer. Zaten Suudi Arabistan ile aralarında bir köprü yapmışlar ki Suudiler gece hayatı yaşayabilsin diye söylenir.(25 Kasım 1986 da açılan 25km. lik Kral Fahd geçidi.)

Bahreyn’den sonra 2.5 saatlik bir uçuşla Ürdün’ün başkenti Amman’a varıyorsunuz. Yolculuğumuz rahat geçti. Türkler’den vize istenmiyor. Bir ohh çektim. Avrupa Birliği ülkelerine istenip Türklere istenmemesi de hoşuma gitti doğrusu. Tam bunun keyfini çıkartayım derken macera benim göbek adım misali indiğimizde bizi karşılaması gereken taksi yine ortalarda yoktu.

PUKET- TAYLAND 5 – SON

Son 1,5 günümüz sakin geçti. Ufak tefek alışverişler yaptık, dinlendik ve daha önce planladığımız Geleneksel Thai Şov’a gittik. Şovun adı Fanta Sea yani fantezi.

Şov’un yapıldığı yer şehrin dışında büyük bir yatırım ile kurulmuş eğlence, fantazi şehri. İçerisinde geleneksel olan her şey var. Filler, maymunlar, dansçılar, tarihten gösteriler.
Ayrıca çok özel hediyelik eşyalar satılıyordu. Ama her şey çok pahalıydı.
Fantastik bir yemek salonu da var.
Genel olarak kendinizi tarihte bir zamanda ama eski Tayland’da hissediyorsunuz.
Resimler Fanta Sea’nin bahçesinden. 

Dansçılar gösteri öncesinde bahçede resmi geçit yapıp, küçük de bir dans gösterisi yaptılar.

Havuzlarda bu bölgeye özgü dev kedi balıkları vardı. İlk 6 yılda boyları 1,5-2,5 m. ve ağırlıkları 150-200 kg.’a ulaşıyormuş.

 

Gösterilerin yapıldığı tiyatro binası girişi.

Geleneksel müzik yapan Tai kızı, yapay gölün içinde minik adada. 
Yemek salonu girişi.

Gerçek gösteriye kamera, cep telefonu almadılar ve çok sıkı güvenlik önlemlerinden geçerek girdik. Dolayısı ile içeriden çekilmiş foto yok.
Salon hıncahınç doluydu.
Filler, kuşlar, maymunlar, akrobatik hareketler ile biraz da sirk gibiydi. Ayrıca,Thai dansları. Gösterilerde keçiler ve kuşlar da görev almış ve çok harika iş çıkartmışlardı. O inatçı keçilere o özgür kuşlara o şovları nasıl öğretmişler acaba?
Akrobatik hareketlerde üstümüze insanların uçuştuğunu gördük. Tam anlamıyla üç boyutlu bir şov’du.

En büyük sorun girişte ve çıkışta görüntü çeken her türlü cihazın teslimi ve geri alımı sırasında oluşan kuyruk nedeniyle giriş ve çıkışımızın tam bir işkenceye dönmesi. 
Ama yine de güzel bir geceydi.

Biraz da Tai’lilerden söz edecek olursak,
Budizmin barışçıl ve sakinliği insanlarda hissediliyor. Öyle kavga gürültü görmedik. Genelde sakin, eğlenceye, süse ve ibadete düşkün insanlar. Refah bir hayat yok. Hayatları zor göründü bizlere. Ama hayatlarının zorluğunun da pek farkında mı değiller yoksa takmıyorlar mı anlamadık.
Tüm bu sakinliğe rağmen kültürlerinde Tayland boksu da olması tezatlığı da var.

Tai’li kadınlar, gerek fizikleri gerekse davranışları, dansları nedeniyle çok zarifler. Ancak bazılarının, bırakın zarif olmayı ,müşterilerini bile azarladığını da gördük.
Gay sayısı oldukça dikkat çekiciydi.  

Gittiğim yerleri her boyutu ile anlatıyorum. Görev gereği, gittim, gördüm ve bu konuyu da yazıyorum. 
Bir gece de şu meşhur Red Light sokağına gittik. Açıkçası, ben Puket’in bu işlerde meşhur olduğunu bilmiyordum. Hani Bankok filan bilinir ama. Neyse, yola çıkmaya yakın günlerde öğrenmiş olduk. Ahhh nerelere gidiyormuşuz da haberimiz yokmuş ve ellerimizle gül gibi kocamızı, çocuklarımızı teslim edip gelirsek deyip ellerimizle kafalarımıza vurup ağıtlar yaktık.;)))
Bir kaç defa sokağın önünden geçtik de girmedik. Ne yalan söyliyeyim korktum. Çünkü gitmeden duyduklarımız karşısında tam anlamı ile şok geçirmiştim.
Sonra bir gün bir baktık girmişiz. Herkes maile gelmiş. Öyle izole bir yer değil.
Uzaktan bakınca dansçılar masanın üzerine çıkmış direkle dans ediyor. Bütün klüplerde herkes aynı şeyi yapıyor. Ayy bu muymuş dedim. Hiç yaratıcı gelmedi doğrusu. Ama bu kadarı bile yetti.

Daha yaratıcı olanlar meğerse ara sokaklarda imiş. Neler yapabildiklerini duyunca hakikatten çok yaratıcı buldum. ;))) İşte budur farklılık, yaratıcılık, deneyim, uzmanlaşma dedim. İnanmıycaksınız ama saygı duydum.
Merak edenler araştırabilir.

Sokaktan manzaraları çok çekemedim. Bu insanlara bulaşılmaz deyip bir terslik olmasından çekindim.  


Sokağın sonunda Mc Donald’s olması da trajikomikti doğrusu.


Puket o kadar meşhur bir tatil destinasyonu olmasına rağmen tatil yerlerinin olmazsa olmazı magnetlerden bulamadık. Ancak havaalanından bulabildik. Anlatmıştım ya Mekke’de de bulamamıştım diye. İki ayrı uç olmalarına rağmen böyle bir ortak noktalarının olması ne kadar ilginç değil mi?
Ayrıca pek temiz hatta tekin bir yer değil. Dikkatli olmak lazım. Arka sokaklarda başka dünyalar var.
Boylece bu yazı dizisinin de sonuna geldim. Her şeye rağmen gidilip görülmesi gerekir. Benden tavsiye siz kendi günlük turlarınızı kendiniz yapın. daha derinlemesine tanıyın, hissedin. 
Tekne gezilerini onların geleneksel botlarıyla ( Ruea Hang Yao- Long Tail Boat- uzun kuyruklu tekne) da yapın. Sürat motoru da güzel bir deneyim olsa da geleneksel tekne zevkini kaçırmayın.
Çok güzel plajları varmış. Görün. 
Tatilinizi her zaman kendi versiyonunuzla  yapın.



PUKET – TAYLAND 4

4. gün yine tam gün aktivite olacaktı. Sabah 6’da kalktık. 7 ‘de yine araba geldi ve yola koyulduk. Bugünkü turumuzda anakara Tayland’a geçecek ve rafting, yürüyüş, atv’lere binme ve fillerle gezinti olarak tam doğa macerası yaşayacaktık. Bu günü oğlanlar için düzenlemiştik. 
Önce adanın kuzey ucuna giderek anakara Tayland’a geçebileceğimiz köprüye geçtik. Puket Tayland arasında üç tane köprü var. Birincisi ve en eskisi Puket’in turizm açısından ilk keşfedildiği 1970’lerde inşa edilen Sarasin köprüsü. (1967) Bu Sarasin 19. yy. da yaşamış Çinli bir işadamı ve politikacı, Tayland’dan çok para kazanmış olmalı ki ailesi onun adına yaptırmış. Uzunluğu 670m. İkincisi,  Thepkasattri  Köprüsü 2011, sanırım biz bu köprüden geçtik ve son yıllarda da üçüncü bir köprü daha inşa edilerek 1. köprü yaya geçişine dönüştürülmüş. Böylece birinci köprü, Market ve deniz ürünleri yemekleri ile turizmde ciddi bir cazibe yeri haline gelmiş.
Köprülerden önce de geçiş feribotlarla yapılıyormuş. 

Bugün bize eşlik etmesi için bir de sevimli, minik bir Tayland’lı rehber verilmişti. Yol yaklaşık iki saat sürdüğü için yol boyunca Tayland’da yaşam ile ilgi epeyce soru sorabilme ve sohbet edebilme imkanımız oldu. Kendisi üniversite mezunu biriydi. Müslümanmış.

Tayland anakaraya geçtiğimiz için heyecanlıydım. Yaklaşık 1,5 saat içeriye doğru ilerledik. 

Yolda ilk durağımız milli park oldu.

Burada maymunları besledik. Maymunlar insanlara alışmışlar. İlginç bir özelliklerini gördük. Verilen muzlar çok olunca muzu soyup en sevdikleri yeri olan ortasını yiyip gerisini atıyorlardı. Maymun bile olsa israfçı olabiliyormuş demek ki.




Burası bir Ulusal Park. Girişte yüzlerce yıllık olduğu söylenen bir Çınar var.

Parkın bir bölümünde büyük bir mağara var. Mağara aynı zamanda bir ibadethane gibi olmuş. Yaklaşık 300 yıl önce bulunmuş.




Yine hemen havaya giren ben. Bu tür fotolarımı yayınladıkça kendimi Tuğçe Kazaz gibi hissettim. ;)))

Mağaranın duvarlarındaki sarkıtlar oldukça görkemliydi.


Tekrar yola koyulduk. Yaklaşık 1 saat daha ilerledik.

Gideceğimiz bölge outdoor sporları ile ünlü bir yer olmalı ki yolda bizden başka tur organizasyonları da gördük.
Yaklaşık 2 saat yolculuktan sonra en sonunda ulaşmıştık. 
Vardığımızda ilk olarak oğlanlar ve iki baba atv’lerle arazide dolaşmak için ayrılırken biz de yürüyüşe çıktık.
Yürüyüşe çıkacak bizleri yürüyüş yapacağımız şelaleye götürmek için küçük bir kamyonet geldi. 
Yolda ilk olarak aşağıdaki görüntü ile karşılaştık. 






Tayland Kauçuk üretimiyle de ünlü bir ülke. 
Yukarıdaki tüm resimler bir kauçuk üretim atölyesine ait. Kelimenin tam anlamı ile merdiven altı. İnsan sağlığı ve güvenliğinin hiçe sayıldığı bir ortam. Kullanılan hiç bir kimyasalın üzerinde etiket yoktu ve konsantre asitlerle çalışıyorlardı. Ve insanlar ne yazık ki hayatlarına mal olacak işler yaptıklarının farkında bile değillerdi. Çok üzücü. Cennetin içinde tertemiz hava mis gibi su ile yaşamaları gerekirken yüksek oranda kimyasala maruz kalmaları tezatlığını yaşıyorlardı.

Keşke aynı dili konuşabilseydik de onları biraz olsun bilinçlendirebilseydik.

Çaresizce yola devam ettik. Yol güzel manzaralarla doluydu.
Kamyonet bizi milli park girişinde indirdi. Başladık güzel manzaralar eşliğinde yürümeye.  

 Bu çiçekler dokunduğunuz anda yapraklarını hızlıca kapatıyorlar. Yaptığım araştırmaya göre bunlar Mimoza Pudica diyorlar. 
Bununla ilgili You tube video linki 

Yalnız bizim gördüklerimiz parmakla minicik bir dokunma ile tüm yapraklarını kapatıyorlardı. Video’daki çok yavaş ve teker teker kapatıyor.



Değişik başka bitkiler de vardı.

Yürüyüşümüzün sonunda küçük bir şelaleye ulaştık.

 İsteyen yüzdü. Su çok soğuk değildi. Yaklaşık 1 saatlik yürüyüş sonrası yine kamyonetle geri dönüp grubumuz ile buluştuk.
 Başladı fil safari. 

 Bu sudan geçerken fil su içip bir de duş almak istedi. Hortumuna aldığı suyla kendini yıkarken bizim çocukları da bir güzel yıkamış oldu.

Çocuklar gezi sonrası fillere muz vererek teşekkür ettiler.

Doğrusu çok uysal hayvanlardı. 
Birara o kadar dar yollarda yürüdüler ki biz de şaşırdık. Heybetli vücutlarını müthiş dengeliyorlar. Üstelik üstlerinde de geniş bir koltuk üzerinde bizler varken. Söylenene göre bir ayağının düzgünce basabildiği her yerden geçebilirlermiş.

Fillerle gezmek her ne kadar ilginç bir deneyim olsa da sonradan farkettiğim şekilde fillerin haline üzüldük. Şu üstteki filin alnı öyle nasıl olmuş acaba? 
Aslında önceden düşünseydim hiç binmezdim. Hayvanlar sonuçta bizimle gezmekten memnun olduklarını sanmıyorum. Ayrıca hangi koşullarda eğitilip bu geziler yaptırılıyor. Artık sirk, yunus, fok gösterileri izlemiyorum. Katar’da çöl girişinde zavallı develer o sıcağın altında her gelen müşteri foto çekilsin diye dev gibi cüssesi ile oturup kalkması isteniyor. Ağızları ve boyunları kayıştan hep nasır ve yara içinde. Hiç fillerde de bu olacağı aklıma gelmemişti doğrusu. Üzüldüm.

Fil gezisinin ardından bize kauçuk toplama işini gösterdiler.
En son aktivitemiz raftingdi.



Binerken önce bir çekindik. Ama gerek nehrin çok heyecanlı bir parkur olmaması gerekse parkurun çok kalabalık olması nedeniyle hiç korkulan olmadı.Hatta botu kullanan iki tur görevlisi heyacan olmayınca bizi eğlendirmek için nehirden üzerimize su bile attılar. 
Yukarda resimlerden de görülebileceği üzere İstiklal caddesi, Kemaraltı kıvamında kalabalıktı. Çoğunlukla botlar çarpışan arabalar gibiydi. Bizim oğlanlar bu kadar grup içerisinde ilk önce bitirmeyi başarabildiler.
Raftingten sonra  bizi çok güzel bir sürpriz bekliyordu. Hava nemli ve gri olunca saunayı açmışlar içerisinde güzel kokular koymuşlar, hazırlamışlar. Her ne kadar soğuk olmasa da suda uzun süre kalınca üşümüştük. Güzel odun kokuları arasında bir güzel ısındık, kurulandık. Günün en keyifli anıydı. 

Ayrılmadan önce grubumuz ile asma köprüde hatıra fotomuz.
Herkesin yorgunluktan ayakta duracak hali yok.


Günü değerlendirecek olursam öncelikle böyle bir aktiviteli günü çocuklar için düzenlediğimizi tekrar ederek başlamak isterim. Çünkü, filler dışında buraya özel bir şeyler değil. Bana göre yapılacak daha başka şeyler bulunabilirdi. 
Onun dışında ATV’ler eski ve güçsüzmüş. Katar’dakilerin yanına  bile yaklaşamazmış. Arada yolda kalmışlar bile. Raftingin alası da Türkiye’de var zaten.
Şelale, doğa hepsi de bulunmayacak manzaralar değildi. Böyle bakınca ülkemizin ne kadar cömert bir doğası olduğunu anlıyorum.
Tayland’da  doğa’ya gerçekten koyu bir yeşil hakim. Ama bu yeşillik Türkiye’de de özellikle Karadeniz, Bolu, Kastamonu yeşilliğinden farklı değil. Veya dünyanın başka yerlerinde de görebilirsiniz. 
Ben doğasındaki farklılığı en çok yeryüzü şeklinde buldum.  Koyu yeşil sivri dağlar ama Alpler gibi de sert bir sivrilik değil. Denizde karşınıza çıkıveren yine alan olarak küçük ancak sivri yemyeşil adalar. Çok heybetli ve etkileyici.


Daha önce de yazmıştım. Sürat motoru ile giderken uygun açıları yakalayamadım diye. Bir türlü durup rahat rahat fotograf çekmemizi sağlamadılar. Dolayısı ile fotoğrafta çok belirgin değil. Ama bu tepelerin arasından tekne ile yol almak çok etkileyici. Müthiş bir manzara.

Ben aşağıdaki gibi yerleri göremedim ama var. Bu fotolar da internetten. 


Umarım siz gittiğinizde buraları görebilirsiniz.

TAYLAND PUKET 3 – ŞEHİR TURU

Adalar gezimiz için bir gün önce sabah 6 da kalkıp akşam 7 civarı otelimize döndüğümüz için oldukça yorucu geçmişti. Acenta sahibinin önerisi ile turlarımızı bir gün tam, ertesi gün yarım günlük turlar şeklinde düzenliyerek dinlenme imkanı yaratmıştık. Dolayısı ile 3. gün alacağımız şehir turunu öğleden sonraya planlamış böylece sabahtan dinlenme imkanı bulabilmiştik. 
Yine aracımız geldi ve bizi şehir turu yaptırmak için otelden aldı. Yol boyunca bir gün önce adalar gezisinde çekilen videoyu izledik. Özellikle su altı çekimleri güzel bir anı oldu bizim için.


Şehir turumuza önce Puketi yukarıdan görebileceğimiz bir noktaya çıkarak başladık.

Ada mimari açıdan korunmuş görünüyor. Bir iki tane haricinde yüksek modern bina yok. Bu konuda bizden ileride görünüyorlar. Acaba fakirlikten de olabilir mi?

Burası tam bir maymunlar cennetiydi.

Gözümüzün önünde maymunun biri motosiklette asılı yiyecek çantasını açtı ve içindekileri yedi. Yaptığının hırsızlık olduğunu biliyor herhalde ki yaparken sürekli etrafı kontrol ediyordu. Bu işi yaparken el maharetine hayran olmamak elde değildi.

Daha sonra oradan büyük Wat Chalong tapınağına gittik. Budizmle tanıştık.

Burası 19.yy.’ın sonlarında inşa edilmiş bir tapınak. Aslında oldukça yeni sayılır. Puket’in en meşhur tapınağı.

Tapınaklar rengarenk. Bahçeleri, içleri çiçeklerle süslenmiş. Sevimli ve estetik. Aslında kaba bir sanat işçiliği olmasına rağmen son derece estetik.
İçeriye girerken aynen müslümanlıkta olduğu gibi ayakkabılar çıkartılıyor ve usturuplu giyinmek gerekiyor. Bunun için girişte kontrol var.

Buda’nın her pozisyonun öğretme,inziva, Nirvanaya ulaşmadan önceki hali gibi değişik anlamları var. 

Hemen havaya girmiş ben.

Grubumuzda herkes bildiği pozları deneyerek limitlerini sınadı. Gayet yaratıcı görüntüler ortaya çıktı.

Bahçede Buda’ya koymak için çok güzel çiçekler satılıyordu.

Tapınağı ziyaretimiz sırasında her on dakikada bir tabanca veya çatapat ile atış sesleri duyduk. Araştırınca buraya gelip  daha önce adak adayan insanların dilekleri olunca gelip bu atışları yaptırdığını duyduk. Biz gelemeyiz bir de günah olmasın diye dilek tutmadık.

Daha sonraki durağımız ise Büyük Buda idi. Burası da şehrin tepe noktalarından birinde idi. Adından da anlaşılacağı gibi en büyük Buda heykeli burada.

Heykel büyük ve dağın da tepesinde olunca oldukça görkemli olmuş.
Burada canlı bir Budist rahip insanları kutsuyordu. Kaçırır mıyım hemen sıraya girdim. Benden önce hamile bir kadın vardı.
Rahip, kadın hamile olduğu için sanırım uzun uzun kutsadı. O kadar uzun sürdü ki ben de bundan istifade başladım etrafı incelemeye. Kutsadıktan sonra para veriyorsunuz. Merakla kaç para veriyorlar diye sepeti inceledim, süre daha da uzayınca günde kaç para hasılat oluyordur diye hesaplar yaptım. En sonunda sıra bana gelince rahip o kadar baştan savma bir şekilde benim kutsamamı yaptı ki şaşırdım kaldım. Sanki döver gibiydi. Sanırım beni çok meraklı buldu ve bu hoşuna gitmedi. Ya da benden elektrik alamadı. Kötü ruhlu olabilir miyim?
Tören şöyle gerçekleşiyor.Siz Rahip’e kadar dizlerinizin üzerinde yürüyerek gidiyorsunuz. O da başınıza yanındaki siyah çömleğin içindeki sudan bir süpürge ile vuruyor. Sonra kolunuza sarı ve turuncu renklerde elle örülmüş ipten bir bileklik bağlıyor. Bu arada da sürekli dualar mırıldanıyor. Aldık bilekliğimizi atılmaz günah deyip getirdik evimize astık.


Yukarıda Büyük Buda’nın olduğu yerden hoparlörle yapılan duaların sesleri geliyordu. Ayin olduğu için bizi oraya almazlar diye düşünüp gitmedim ama Kemal gitti ve ayini görüntülemiş. İlginç görüntüler.

İnananların ibadet ederken yukarıdan sarkan iplere kendilerini bağlıyorlar.Sanki iletişime geçmek için bizim gibi Wifi değil de kablolu internet kullanıyorlarmış gibi.

Burası yıllardır inşaat halinde bir yer. İnşaatın ilerlemesine maddi yardımda bulunanların isimleri taşlar üzerinde sergileniyor. Her taşın bir bedeli var. Türkiye’den de bağışlanan taş var.

Konu ibadete gelmişken ilginç bulduğum bir Budizm geleneğinden bahsetmek isterim.  Hatta bu geleneği Katar’da da Tai restoranları veya masaj yerlerinde de görüyoruz. 
Budizm’e inananların evlerinin iş yerlerinin önlerinde, bahçelerinde binanın büyüklüğüne göre tapınakları var. Sözgelimi, büyük bir otel’in önünde kocaman ama minik bir dükkanın veya evin önünde ise minicik. Burayı ikonlar koyup çiçeklerle süsleyip, her gün sabah akşam Tanrı’larına yemek bırakıyorlar. Bu yemek genellikle ekmek, meyve, meyve suyu ve su’dan oluşuyor.
İnanç ne kadar değişik bir şey değil mi? Özene bezene her gün hiç aksatmadan hazırlayıp, koyuyorlar. Ama yenmiyor. Sonra koydukları yiyecekleri yenmemiş halleri ile geriye alıyorlar. 
Dışardan bakınca garip görünen bu olayın aslında özünde paylaşma var. Olayın orıjininde manastırdaki Budistlerin sabah erkenden yollara çıkarak inananların verdiği günlük yiyeceklerini toplaması geleneği var. İnananlar da hiç bir geliri olmayan ama sürekli ibadet eden bu insanlara yardım ederek aç gözlü olmadıklarını yiyeceklerini paylaşarak gösteriyorlar. Araştırmadan eleştirmemek lazım.
Aşağıda insanların yaşadığı işyerleri ve evlerinin önünde veya bahçesinde yapının büyüklüğüne göre düzenlenmiş büyüklü, küçüklü tapınakların resimleri görülmekte.



Budizm’de 5 önemli yasak var. Öldürme veya ölüme sebep olma, çalma, yalan söyleme, sex ve toksik madde (sigara ve uyuşturucu).

Görüldüğü üzere aslında tüm dinlerin özünde insanı korumak, kollamak ve iyiye teşvik etmek gibi amaçlar yatıyor. Bu yolda paylaşmak, iradeye sahip olmak, yardımlaşmak, saygı, sevgi temel değerler. Bu evrensel değerlere farklı yollarla gidilebiliyor. Ve ibadetin  de şükretmek, evrenin, yaratanın yüceliği karşısında saygı duymak gibi anlamları var.
Böyle uzaktan bir bakış ile bakınca din savaşları çok anlamsız kalıyor.

Buralarda anlatılan ilginç bir anekdot var. Bizim Türklerden biri İnek’e tapan Hintli’ye sormuş. ”Nasıl bir ineğe tapıyorsun. O bir inek işte” diye. O da ”ben hiç olmazsa gördüğüm bir şeye tapıyorum ya sen” demiş.


Neyse, gezimize devam edecek olursak son durağımız yine bir tepe idi. Manzara güzel yine şehri kuş bakışı gördük. Burası adanın doğu tarafıydı.

Ağacı kutsamak için bağlanmış bez. Bezlerin renkleri muhteşem.
Burada da bir tapınak vardı ama mimarisi daha modern anlayışla yapılmış, granit kullanılmıştı. Binanın içerisine girerken Budist Rahibin cep telefonunu kapatması ilginçti. Çağa uymamak Budist rahipler için bile elde değil sanırım.

Hava iyice kararmaya başladı. Gezecek daha iki yer daha vardı ama hava karardığı için dönmek zorunda kaldık.

PHUKET – TAYLAND 2 – ADALAR

Ertesi sabah erkenden sahile gidip yürüyüş yaptık. Sabahın o saatinde doğada yürüyüşü özlemişiz. Denize girilebiliyor gayet sıcaktı. Biz de zaten yürüyüşümüz sonunda bir güzel yüzdük. Doha’da Yılbaşı zamanı hiç yüzmemiştik.. Hava, deniz her ne kadar Türkiye kadar olmasa da bize göre yine de soğuktur. Yılın bu vaktinde sıcacık sularda yüzmek bizim için de ilk oldu.
Deniz öyle güzel diyebileceğim denizlerden değil. Ama tabiki Ege’de yüzmemiş olana güzel gelebilir. Hele Avrupa’lılar yaşadıkları onca soğuk, kar kış ve bulanık denizden sonra buralara resmen çıldırıyorlar. Denizde yüzerken hep vücudunuzu bir şeyler minik minik ısırıyor gibi. Bir kaşıntı oluşuyor. Ama ne ısırdığını hiç göremedim.

Sahilde yürürken birbirine sarmaş dolaş Tayland’lı minicik (boyu, yaşı değil) bir kadın ile batılı iri yarı bir adam gördük. Kadın adama tüm vucudu ile sarılırken kafasını insanlara çevirmiş halde bir taraftan da yerde tuttuğu 3-5 balığı bizim gibi sahilde yürüyenlere satmaya çalışıyordu. Maşallah, ne çalışkan kadın iki işi birden yapıyor dedik.;)))

Otelimize de giderken yine Tayland’lı minik tipli bir kadın yine onun 3 katı iriliğinde batılı bir adam ile el ele tutuşmuş bize doğru geliyorlardı. Yanımızdan tam geçerken el ele tutuştukları halde birbirlerine; benim adım şu senin adın ne diye tanıştıklarına şahit olduk. İnsanların buralara gelmesinde, bizim buraya geliş nedenlerimiz arasında saymadığım, çok önemli bir neden daha var tabiki.

Kahvaltıdan sonra ilk iş hep beraber günlük turlar satın almaya gitmek oldu. Otelimizin çok merkezi yerde olmasının avantajı olarak seyahat şirketi de yanı başımızda idi. Seyahat şirketi Trip Advisor’da da çok tavsiye ediliyordu. Şirkete girerken tıpkı Türkiye’de eve girer gibi ayakkabılarınızı kapının önünde çıkartıyorsunuz. Şirketin sahibi yıllarca Amerika’da yaşamış sevimli, genç  bir Tayland’lı. Aile işletmesi olarak karısı ile çalışıyor. Karısı hamile, 4 yaşlarındaki oğulları yanlarında, terlikleri çıkarıp girince de içerisi tam ev gibi. 

Bir sürü alternatif arasından biz 1 gün Phi Phi adası,1 gün macera turu (rafting, atv, fillerle gezmek), 1 gün şehir turu ve 1 akşam da gece geleneksel gösteri turları satın aldık. Günümüz yetmediği için gidemediğimiz James Bond ‘un bir filminin çekildiği James Bond Adası da var. Ama sanırım bir özelliği yok. 

Tabiki tüm bunlara 10 kişilik bir grup olarak karar vermek çok zaman aldığı için de bu süreçte acenta sahibi ile epey sohbet ettik. Bize yenilecek, içilecek ve masaj yaptırılacak yerler tavsiye etti ve nelere dikkat etmemiz gerektiği konusunda son derece faydalı bilgiler verdi. Acenta sahibi dünyayı bekarken yaşadıktan sonra evlenip kendini memleketinin sakin sularına atmış, aşmış biri.

Bu turlardan en çok ilgimi Phi Phi adası çekiyordu. Burası ile ilgili bir yazıyı yıllar önce Hürriyet gazetesi seyahat ekinde okumuş, hayran kalmış ve bir gün mutlaka gitmek istemiştim. Hatta Tayland ve Puket rotasını seçmemde bile çok etkili oldu. Hayallerimin adası denir ya. 

Ertesi gün Phi Phi adasına gitmek için yola koyulduk. Aldığımız her tur bizi otelden alıp otele bırakacak şekilde düzenlenmiş olması büyük kolaylık. Sayımızda tam bir dolmuşluk 10. Ne bir eksik ne bir fazla. İstesek bu kadar ayarlanamaz.
Bu tura Phi Phi adasından başka 2 ada daha eklenmiş.Rotamız aşağıdaki haritadaki gibi.

Bu arada Thai dilinde ada, Don demek . Dolayısı ile ayıptır söylemesi Phi Phi Don’a gidiyoruz. Allah beterinden korusun deyip yola koyulduk.

Araç, speed botlara bineceğimiz yat limanında bıraktı. Burası Tayland’ın diğer yüzü.Tüm yat limanlarında olduğu gibi yat sahiplerinin mavi kanlı olduğu bir yer. Bizim gibi daha bir sürü değişik gruplar var. Sanırım VIP olan bir gruba kendilerini iyi hissetsinler diye sabahın köründe bile olsa şampanya patlattılar. Para’nın gözü körolsun denir ya. Bir de başlarına Noel baba şapkası takmışlar ki bizim gibi çapulculardan ayrılsınlar diye.  Ama kışın ortasında sıcak bir hava, Noel baba şapkası ve Noel ağacı görünce işte aşağıdaki manzara ortaya çıkınca bastım deklanşöre.

 Yat limanı 




Adalara sürat motoru ile gidilecek. Yüksek hız nedeni ile riskli bir yolculuk. Bu nedenle yola çıkmadan önce bir açıklama, bilgilendirme yapılıyor. Önemli iki nokta hamile ve sağlık sorunları olanlar bota alınmıyor. Çünkü alttan tam oturduğunuz yere çok fazla basınç oluyormuş. İkinci önemli uyarı mide bulantısına karşı hap alınması gereği belirtiliyor. Haplar tane tane ambalajlı olarak dev bir kavanozun içinde. İsteyen alıyor. 
Bota bindik. Hemen can yeleklerimizi giydik. Önce yine uzun bilgilendirme. Zaten tekne ekibi tam kafa tipler. Sanki sıcak ve bu basınçlı yolculukta kala kala kafayı yemişler. İçlerinde sadece 1 kişi İngilizce biliyordu. O da çok komik ama bir o kadar da şirin bir İngilizce. 
”Ayyy  ne diyor bu şimdi” olduk. 
Açıklama sonrası başladık hızlanmaya. İnanılmaz bir deneyim. Denizin üzerinde uçup pat diye düşüyoruz. Her düşüşte altınızdan gelen basınç korkunç. Beli sakat olanların dayanması zor. Ama diğer taraftan da epeyce eğlenceli.

Park halinde sürat motorları 

bu da speed botların yakından hali. her biri 250 Beygir gücünde 3 motoru var.

Phi Phi adası üzerinde önce Nui Bay ve sonrasında Maymunlar sahiline gidiyoruz. Burada maymunları besliyoruz. Dikkatli olun diyorlar. Yemek için saldırma veya cüzdan, cep telefonlarını çalabiliyorlarmış. 



Sonra kısa bir yüzme molası. Deniz güzel berrak ve etrafınızda insanlardan hiç çekinmeyen rengarenk tropik balıklar. Yüzenler elleriyle balıkları muzla besliyorlar.


Bu arada tekne ekibinden elinde sürekli kamera olan bir kişi arada bizleri hiç bir şey söylemeden kameraya çekmekte. Baktım atlamış denize orada da çekimde. Hiç üzerinde durmuyoruz. Meğerse gezinin sonunda söylediler geziyi kameraya alıp bizlere bu günün anısına satmak için çekim yapıyorlarmış. Doğal görüntülerimiz olsun diye özellikle baştan söylemiyorlar. İyi ki yapmışlar bu rengarenk balıklarla su altında yüzerken de şahane görüntülerimiz olmuş.  


Kısa mola sonrası tekrar yola koyulduk. Eveeeeettt karşımda duran hayallerimin adası Phi Phi. Heyecanlıyım. 


Karşıdan bakınca adanın şekli de bir ilginç. Sanki biri büyük diğeri küçük iki tane ada birbirine ince bir kara parçası ile bağlanıyormuş gibi. 



Biz tam o bağlantı noktasında demir attık. Herkes yavaş yavaş aşağı indi öğle yemeği molası burada. Herkes indi ama ben inemiyorum. Çünkü terliklerimi bulamıyorum. Mürettebattan yardım istiyorum ne yazık ki hiç kimse benimle ilgilenmiyor. Çaresizlikle terliklerimi ararken bir taraftan da onlardan yardım istemeye devam ediyorum. Bir süre sonra ilgisizliklerini görünce kızmaya başlıyorum artık. Bu kez de kızgın bir ifade ile söyleyince kafalarını öteki tarafa çeviriyorlar.Terliksiz gidiver demeyin çünkü gidemem. Artık isteğimde lütfen ifadesini kaldırdım. Kaşlarım çatıldı. Ağlamaklı oldum. 
Bu şekilde epey bir cebelleştikten 15 dakika kadar sonra terlikler bulundu. İnecem ama  bu seferde herkes inince tekne biraz açığa gitmiş. Yapacak başka bir şey yok, normal kıyafetlerimle atladım belime kadar suya. Sonuçta yaklaşık 20 dakika geç, Islak, kızgın, ağlamaklı halde adaya indim. Böylemi olmalıydı?
Ama hayat tam da böyle  bir şey değil midir? İyi kötü sürprizlerle dolu bizler için.
Sunulan uyduruk yemeği yiyip adada yarım saat kaldıktan sonra yola çıkacağımız söylendi.

 O sırada durdurun dünyayı inecek var veya Cüneyt Arkın’ın N’ayır N’olamaz modundayım. Ay yapmayın. Olaylı, geç ve ıslak bir şekilde adaya ulaşıp, kötü bir öğle yemeği yiyip hemen gitmeyi hak etmedim. Ben buralara en çok burası için gelmiştim.Tırnaklarımı topraklara geçiresim var. Da beni dinleyen yok. Demir aldık yola çıktık. Mürettabatın sabahki sevimli gelen gülen yüzleri, şimdi bunlar niye sırıtıyorlar ki modunda algılıyorum. O kadar kızgınım.

Tekne sorumlusuna, mürettebatı şikayet ediyorum. Özür diliyor onlar İngilizce bilmezler diyor. İyi de ayaklarımı gösterdim. Her türlü işaret dilimi de kullandım. Heyhat geçmiş ola.
Adadan hatırladığım en güzel anı. Grup arkadaşımızın ada sakini İguana ile bu hatıra fotosu.
İkinci hayal kırıklığım tekne ile yol alırken oldu. Çok güzel manzaralı yerlerden geçiyoruz ama tekneyi durdurup rahat rahat fotograf çekmemize izin verilmiyor. Evet hızlı gitmiyoruz ama tekne kalabalık olunca güzel noktaları yakalamak için sıra beklerken istediğim pozları yakalayamıyorum. Oysaki bu doğa çok değişik ve tam bu bölgenin simgesi niteliğinde.

Gelgit nedeniyle kayalarda ilginç oyuklar oluşmuş.
Söylesem belki dururlardı ama fotograf çekmeye dalmış, teknedeki uygun pozisyon için sıra beklerken bu ilginç bölgeden de çıkmış olduk. Geç kaldık. Şanssızlık.
Gittiğimiz ikinci ada da çok az kaldık. Güzeldi ama çok kalabalıktı. Ada büyük olsa da tekneler herkesi aynı küçük plaja indirdiği için tam turistik bir ortam. Kendinizi egzotik bir adada hissedemiyorsunuz. Egzotik, tropikal bir adanın en önemli özelliği nedir? Sakinlik. Heyhaaaaatt.

Neyse, son bir kaç pozu yakalayabildim.
Yılbaşı deyince aklımıza soğuk gelir. Noel şapkası mayo ve bikiniyle Noel’e apayrı bir boyut getirmişler. 
Favorim aşağıdaki resim.
Teknelere bu rengarenk kumaşlar şeytandan korusun diye bağlanıyormuş. Bizdeki maşallah, nazar boncuğu gibi.
Adalarda kalınan sürede ancak foto çekecek kadar. Zaten etrafı kısa bir inceleyip nerelerin fotosunu çekeceğim diye karar verip, çekince süre bitiyor. Koskoca adanın bir ucunda yarım saat kalıp değil keşfetme plajın ötesini göremeden kalkılıyor. Hani bir ekran koruyucu var ve ötesini göremiyoruz ve hayallerim onların arkasında kalıyor onlara bir türlü ulaşamıyorum gibi.
Yine yola koyulduk.Bu sefer daha da küçük ve hiç bir özelliği olmayan Khoi Nok adasına gittik. Burada bazı kişiler şnorkel ile dalmayı öğrendiler. Standartlar gereği koca koca insanlar şnorkel ile yüzmeyi önce sığ suda öğreniyorlardı. Bizim için dışardan bakınca çok komik görünen bu manzaranın oyuncuları ise verilen eğitime dalmış, ciddiyetle öğrenmeye çalışıyorlardı. 
Çok standartlaşmak işte bazen böyle komik görüntülere neden olabiliyor. 

Adanın ev sahiplerinden
Bu üçüncü adaya niye gidildi hiç anlamadım. Buraya gidilmeyip de Phi Phi adasında biraz daha kalınsaydı ve insanlar şöyle sakin sakin adayı keşfetselerdi ya.
Üçüncü adadan sonra dönüşe geçildi. Limana girerken coğrafya yine ilginçti.
gelgit nedeniyle ağaç köklerinin durumu.
Gelgit sırasında oluşan su seviye farkının etkisi rahatlıkla görülebiliyor.

Limana giriş.
Sürat motorunun temposunun hepimizi çok yorduğunu fark ettik. Allahtan kimse mide bulantısı filan yaşamayıp sağ salim bitirdik.
Phi Phi adasında kalınabiliyor. Doğayla bütünüyle özdeşleşmiş bungalovlar var. Bugünkü hayal kırıklığını bir daha ki sefere gelirsem Bungalovlarda kalıp acısını çıkartırıp deyip kendimi avutarak unutmaya çalıştım.
 Bir daha gelmek ister miyim buralara? Kimbilir?

TAYLAND – PUKET

Bu resmi hatırladınız mı? 

Çocukluğumuzda ailecek masal tadında izlediğimiz o yılların meşhur aktörü Yul Bryner’ın da başrol oynadığı Kral ve Ben filminden bir sahne. Filmin çekildiği bu masalsı ülke ise o zamanki adıyla Siyam, şimdiki adıyla Tayland.

Yaklaşan yılbaşı tatilinde nereye gitsek diye düşünürken, Arap dünyasının 1001 gece masallarına alternatif olsun diye başka bir masal diyarına gitmeye karar verip rotayı Tayland’a cevirdik..
Tayland, doğa, kültür, yemek, alışveriş ve en önemlisi masaj, spa merakı olanlar için güzel bir rota ve oldukça ucuz.

Tatil süremiz çok uzun olmadığı ve Bankok eklendiğinde aktarma uçuşlar ile çok vakit kaybedeceğimizden doğrudan Puket’e gitmeye karar verdik. Ancak gezinin bir gününde Tayland anakarasına  geçebildik. Bağlantı ada ile anakaranın birbirine en yakın olan kuzey noktasında yer alan bir köprüden yapılıyor.

Doha – Puket dogrudan uçuş ile 7 saat kadar sürüyor. Yolculuğumuzu Katar Havayolları ile konforlu bir şekilde yaptık. Yolculuk boyunca Arabistan yarımadasının güneyine doğru gidip Dubai, Umman uçtuktan sonra Hindistan üzerinden geçtik. Hava açık olduğu için uçtuğumuz yerleri görme şansımız oldu.Hepsinin doğası ayrı ayrı muhteşemdi. Hindistan’ı enine geçtiğimiz için kendine has dağlık, yeşillik her türlü yeryüzü şeklini  görebildik.

Puket’e yaklaşırken hava bulutlandı. Gri bir hava ve deniz gördük. Her an yağmur yağacakmış gibi. İnişe yakın Aden denizine serpiştirilmiş bir sürü adanın üzerinden inecekmişcesine alçaktan geçtik. Manzara daha çok koyu yeşil ormanlar ve gri deniz görüntüsündeydi. Zaten tüm gezi boyunca şöyle turkuaz deniz görüntüsü hemen hemen hiç görmedik. Bu hem iyi hem kötüydü bizim için. İyiydi; çünkü güneş azıcık kendini gösterdiğinde bile epeyce yakıcıydı. Kötüydü; çünkü biz zaten gökyüzünün hep gri olan bir ülkeden geliyorduk. Gerçi Katar havada asılı toz nedeniyle griydi burada hiç olmazsa toz yoktu. Ama Doha’nın denizi her ne kadar beğenmesek de çoğunlukla turkuaz rengidir. Ama yine de yağmuru özlediğimiz için Tayland’ın yağmur hissi veren bu nemli griliği sevdim.

Uzak doğuya gideceklere gitmeden önce muhakkak uygun mevsimi araştırmalarını öneririm. Yoksa yağmurdan veya nemli boğucu sıcaktan başlarını alamazlar. Tayland’a gidilecek en iyi mevsim Kasım’dan Mart’a kadar olan dönem. Bizim gittiğimiz Yılbaşı dönemi ise en ideali. Tabiki en pahalısı. Hele Noel ve yeni yıl arası doruk noktası. Biz de bu dönemi mümkün olduğunca etkilenmeyecek şekilde 22-28 Aralık tarihleri arasında planladık. Bu dönemin dışında aslında gayet makul bir rota. Hele epey önceden planlanırsa uzak doğu kültürünü tanımak için güzel ve ekonomik bir başlangıç olur. Biz her ne kadar kalabalık olduğumuz ve delikanlı yaşlarında çocuklarımızı da düşünüp otelde kalmayı tercih ettiysek de aslında çok güzel ve daha ucuza havuzlu ve otantik tarzda döşenmiş villa alternatifleri gördük. Aklım kalmadı değil.
Tayland’ın Doha ile 4, Türkiye ile ise 5 saat, saat farkı var. Tabiki öndeler.
Havaalanı baya ilkel. Türklere vize yok.Sanırım tüm uzak doğu ülkelerinde Türklere vize istenmiyor. Sabah 7’de bindiğimiz uçaktan akşam 6 civarı indik. Hava yavaştan kararmaya başlamıştı.

Biraz da ada ile ilgili teorik bilgi vereyim. 
Puket, Tayland’ın batısında,Tayland’a ait 32 adanın da en büyüğü. Yüzölçümü 543 m2 ve   nüfusu 503.000. Katar’ın yüzölçümü 11. 517 km2 olduğu için küçük derken yaklaşık 22 kat daha küçük bir yer.(Türkiye ise 785.000 km2).Ama bu kadar küçükmüş gibi hiç hissedilmiyor. Puket, bu küçüklüğüne rağmen, her ne kadar gözlerimizle göremesek de sadece eğitim alanında eğitim veren Phuket Rajabhat Üniversitesi bile varmış. Para birimi Baht ve 1 TL= 12,5 Baht. Alfabesi çok değişik.

Ülke monarşi ile yönetiliyor. Kral, Bhumibol Adulyadej, Rama IX. Bu arada kral 90 yaşına yaklaşmasına rağmen hala kırk yıl öncesinin fotograflarının afişlerde kullanılması da komik geldi.

    Sorduğumuzda kimse kralı sevmiyoruz demedi. Bilmem gerçek ya da korkudan. Hükümetleri ise Cunta. 
    Araştırmalarım sırasında, veliaht prensin karısının akrabalarının yapmış olduğu yolsuzluklar sonrasında tacından feragat etmek için krala başvurduğu ve kralın da bunu kabul ettiğine dair, bir gazete haberi okudum.Yolsuzluklar konusunda bu kadar hassaslar mı yoksa işin içinde başka durumlar mı var? Çünkü, ülkeye bakınca hiç kalkınmış görüntüsü yok.
    Ancak çok değerli bir ortak noktamız var. Onlar da bizim gibi sömürgeleştirilememiş. Hindiçininde batılılar tarafından sömürgeleştirilememiş tek ülke.O nedenle çok az İngilizce biliyorlar. Aslında dünyanın sayılı turizm destinasyonlarından olmalarına ragmen hala İngilizce bilmemeleri ne ilginç. En basitinden sayıları bile parmakları ile veya ellerinde bulunan tahtalara yazarak gösteriyorlar. 
    Dili Tai ve dini %95 Budist. ama Budistler de kendi aralarında bir sürü gruba ayrılıyorlar. Geride kalan kısmın ise çoğunluğunu müslümanlar oluşturuyor.

    Uçaktan indikten sonra önceden ayarladığımız dolmuş türü araç ile otelimize yaklaşık 40-45 dakikalık bir yolculuktan sonra sağ salim ulaştık. Trafik, hiç alışamadığım İngiliz modeli soldan gidiş ve geliş. Ayrıca tam bir kaos. Inanılmaz motosikletli var. Genelde de emniyetsiz kullanıyorlar. Yoldayken hep yüreğim ağzımda oldu. Toplu ulaşım tuk tuk denilen oldukça şirin triportörden bozma araçlarla yapılıyor. Bunlara 5 kişi alınıyormuş. 6. kişi yasak. Ama yolcuların oturacağı yerler eşit uzunlukta iki sıra olunca biraz ilginç olmuş. 


    Otel yolunda ilk dikkatimi elektrik kabloları çekiyor. Trafikteki kaos aynen elektrik kablolarına da yansımış.Tüm elektrik kabloları böyle.


    Otelimiz Phuketin merkezi Patong’da tam da kültüre uygun mimari tarzda inşa edilmiş. Resepsiyonun kapı ve penceresinin olmaması oldukça ilginç geldi. Tabi ki burası yaz kış ortalama 23’C lerde yaşayan bir ülke olunca kapı, pencereye pek de gerek kalmamış görünüyor.

    Gittiğimiz günler tam da 10 yıl öncesinde yaşanan Tsunami faciasının yıldönümüne denk gelmiş. Her yerde anma hazırlıkları. İnsan etrafa bakınca Tsunamiden bu kadar etkileneceklerine inanamıyor. Çünkü, denizde o kadar çok ada var ve sahil bir iç deniz görüntüsünde ki. O zaman bu nasıl bir dalgadır ki bunca adayı iç denizi aşıp bu kadar zarar verebilmiş deyip ürküyorsunuz. Felaket zamanı da insanlar buraya bizim gibi yılbaşı tatillerini geçirmeye geldiklerini düşününce içiniz titriyor ve Allah korusun diyorsunuz.
    Otel’de odamız giriş katında bahçe içinde hoştu ama odalarda bu nedenle yoğun bir şekilde rutubet ve küf kokusu hissediliyordu.
    Otele yerleştikten sonra yemek ve etrafı keşif için kendimizi sokaklara attık. Etrafta her milletten gelmiş insanlar görülüyor. Sokaklar, kaldırımlar her yer yemek. Burasının tam bir yemek cenneti olduğunu fark ediyoruz. Tai mutfağı deniz ürünleri, sokak yemekleri, tropikal meyveleri ile başlı başına bir ekol. Zaten Katar’dan da alışığız ve seviyoruz. Benim gibi deniz ürünleri, sebze, acı, pilav, noodle seviyorsanız tam yerindesiniz. 
    Sokak yemekleri nedeniyle Tayland’da evlerde pek yemek pişmezmiş. Herkes kesesine göre yemeğini sokaktan alırmış. Bizim gibi yok sağlıktı, yok hijyendi deyip kendini mutfakta harap edip yorgun ve sinir etmezlermiş. Sakinliklerinin altındaki neden keyiflerine düşkün olmaları olabilir. 

    Resimde görüldüğü üzere restoranların mutfağı genelde açıkta.

    Meyveleri görünce renklerine hayran olmamak mümkün değildi.

                                           
                                             İstenirse deniz ürünlerini  canlı canlı seçebiliyor.


    Denizden veya karadan bugüne değin hiç görmediğimiz  her türlü börtü böcek ve canlıyı yiyorlar. Kızartılmış veya kurutulmuş kurbağalar pek meşhur. Böcek kavurmaları vs. Kara hayvanları sokak tezgahlarında pişirilip yeniyor. Sokak tezgahlarında ayrıca tatlı da yapıyorlar ki biz sadece onları yiyebildik. Nutellalı krep üzerine her türlü tropikal meyve ve bal seçenekleri ile sunuluyor. Çok güzeldi. Meyve, meyve suyu satışı da epey yaygın.

    Aşağıdaki resim en meşhur çorbaları olan Tom Yum. İçinde karides, zencefil, acı ince biber, kabuğuyla midye ve bambu çubukları var. Tadı çok güzel. Favorimizdi. Ama içtikten sonra kalanlar hafriyat yapılacak kadar cok. Güldük. Çünkü, Türkiye’de çorba kültüründeki tamamen homojen yapıya ters. 


    çorbadan geri kalanlar işte aşağıdaki resimde. Daha midye kabuğu da eksik. Mazallah büyüklerimize içirirsek bu çorbayı, içtikten sonra çıkan çer çöpü görünce şok geçirebilirler. Kabuğu ile midye, bambu çubuklarını görünce beceriksiz sanıp pişireni ayıplarlar.

    Tipik bir Tai tabağı, Noodles genelde misket limonları ile servis ediliyor. Bu tabakta ayrıca dövülmüş fıstıkta vardı. Baya da güzeldi.


    Ayaküstü restoranlar.

    Favorım Nutellelı krep
    sokak tezgahı
    Taze Hindistan cevizi içeceği ve yerel bira denemeleri. Yerel bira çok kötüydü. Canlılık, köpük ve tokluk olmayan su gibi bir biraydı.Ama benim için kötü olsa bile deneyimdir. Demek bira kültürleri böyleymiş deyip içtim.

                                                             
                                                              meşhur yerel biraları Singha

    arabalı satıcılar

                    sabah kahvaltım. Papaya, muz ve kahve. Muzlar görüldüğü üzere                                                                        küçük ama çok lezzetliydi.


    Yolda yürürken restoranlara  ve masaj salonlarına sürekli çağrılıyorsunuz. Her masaj salonunda çalışanlar üzerlerinde beyaz bir body ve altlarında ise aynı model ve renk şirin gelenekselimsi eteklerin değişik desen ve renklerini giyiyorlar. Kaldırımlarda bir sürü kadın veya gay sizi masaja davet ediyor. Bazen sahte ve gerçek kadını ayırmak zor oluyor. Resimde bu kızlar mavi etekli olarak görülüyor. Maalesef yakından foto çekmeme izin vermediler.


    Bu bölge sex turizminde de ünlü olduğu için masaj salonlarının camekanlarında ”no sex” yazısı ilginçti.


    Biz gittiğimiz ilk akşam günün yorgunluğunu atmak için hemen bir ayak masajı yaptırdık. Salonlar gayet salaş ama fiyatlar gayet uygundu. Diğer günlerde de bir kaç defa tüm vücut masajı yaptırttık. Normalde Doha’dan alışık olduğumuz Thai masajını burada da çok beğendik. Zaten sert bir tarzı olan bu masaj burada daha da  sertti. Ertesi gün yürümekte zorluk çektiğimi hatırlıyorum. Eğer bir ağrı ile gittiyseniz çıkışta dövülmüş gibi her yeriniz ağrıyor. Dolayısı ile eskiden ağrıyan noktayı unutuyorsunuz. Aslında güzellik masajından rahatlama masajına kadar her türlü masaj alternatifi mevcut. Süreleri 2 saate kadar çıkabiliyor. Ayrıca bu masajlar sırasında istediğiniz aromayı seçebilme imkanı var. Benim favorim Lemon Grass’dı. Masaj yağlarında ağrı kesici özellik var. Bu yağlar pazarda ayrıca satılıyor.
                                                                Masaj yağları



      ÇÖLÜN ORTASINDAKİ CENNET



      Kim der bu fotograflar  Katar’da çekilmiş.


      Burası Katar’ın kuzeyinde Al Khor yakınlarında bulunan halk dilinde ”Jazirat bin Ghannam ” olarak bilinen Purple İsland (Mor Ada). Jazirat Arapça Ada demek. 
      Katar bayrağının rengi bu Purple Island’daki mor renkli deniz kabuklarının güneşin yakıcı etkisi ile Marun rengini almasından geliyormuş. İşte Katar bayrağı.


      Adanın merkeze uzaklığı yaklaşık 40-50 dakika. En önemli özelliği üzerinde küçük bir Mangrov ormanının olması.

      Benim gibi ”Mangrov neydi neydi?” dememeniz için alın size tanımı. 

      MANGROV. Tropik bölgelerdeki çamurlu kıyılarda, ırmak ağızlarında ve bataklıklarda sık ormanlar oluşturan tropik ağaç türlerine ve oluşturdukları bu ormanlara verilen ad. Mangrovlar tuzlu suya dayanıklı ağaçlardır. Tropik bölgelerde görülen gelgit hareketi bu ağaçların büyümesinde en önemli etken. 

      Kırmızı mangrov (Rhizophora mangle) gibi pek çok mangrov türü bataklıkların gevşek çamurlarına daha sağlam tutunabilmek için dibe doğru destek kökler uzatır. Bu kökler dipteki çamura ulaştığında yeni mangrovlar oluşturmak üzere sürgünler verir. Böylece giderek çoğalan mangrovlar içine girilmesi olanaksız sık ormanlar haline gelir.

      Bazı mangrov türleri de dip çamurundan yukarı doğru üzerinde ufak gözenekler bulu­nan yardımcı kökler salar. “Solunum kökleri” denen bu kökler, gözeneklerinin yardımıyla emdiği havayı çamurun altında kalan ana köklere iletir, böylece bitkinin hava alamayan bölümlerinin de hava almasını sağlar.

      Mangrovların bazı türlerinde tohumlar he­nüz ağacın üzerindeyken yani dökülmeden önce çimlenip, gelişmeye başlar. Örneğin, Asya’nın doğu kesimlerinde yetişen bir man­grov türünün tohumları çimlenerek karşıdan dev bir ok başını andıran, konik bir kütle halinde gelişir. Daha sonra ağaçtan koparak dipteki çamur katmanının derinliklerine gö­mülür ve burada büyüyerek yeni bir mangrov ağacı oluşturur.
      Kaynak:http://www.msxlabs.org/forum/bitki-turleri/148089-mangrove-rhizophora-mangle.html#ixzz3Ro8gFPpM


      İşte yukarıda resimlerde gördüğünüz yeşil bodur ağaçlar Mangrove ormanı ve tam üstteki fotoğrafta da yukarıdaki bilgide bahsedilen kökleri.


      Son zamanlarda Purple Island’ın basında epey tanıtımı çıkmaya başlamıştı. Hatta bir tur ajansı burada yürüyüş ve kano turları düzenlemeye başladığı ilanlarını görüyordum. 

      Aşağıdaki resim onların ilanlarından.



      Epeyce merak etmeye başlamıştım ki imdadıma Doha’nın muhtarı kıvamındaki arkadaşım yetişti. Kendisi Doha Bahçecilik Klubunun üyesiymiş ve Klüp buraya gezi düzenliyormuş. Zamanlama bu kadar denk düşebilir deyip hemen kaydımız yaptırdık.
      Geziye ortak noktaları doğayı sevmek olan yine her milletten insan katılmıştı. Doğayı ve doğal yaşamı seven bu insanlar evlerinin küçücük bahçelerinde de her türlü sebze meyve yetiştirebiliyorlarmış. Ben onlara ”tırnaklarının içi toprak dolu kadınlar” dedim. Bir Filipinli üye telefonundaki resimlerden evinin bahçesini gösterdi resmen orman gibiydi. Filipinler’in her türlü sebze ve meyvesini yetiştiriyor sanırım. Hatta evdeki atıklardan kendi gübresini yapıyormuş. Onlarla Doha’nın yeşil yüzünü tanıdım. Aslında şimdiye değin hiç duymadığım ne kadar gezilecek yeşil yerler varmış öğrendim. Hayran olmamak elde değil. Ne kadar az şey bildiğimi hissettim.

      Arabayı adanın girişine bir yere park ettik. Çünkü, bu minik ada anakaraya küçücük bir patika yolla bağlı. Ancak yolun iki noktadan bağlantısı koptuğu için üzeri kaygan olan taşlar dolu sudan geçip devam etmeniz gerekiyor. Dolayısı ile arabalar adaya giremiyor. Böylece de ada bakir kalabilmiş. İyi ki de böyle yoksa bu hafif maceralı yolu göze alabilen  gerçek doğa tutkunları ulaşabiliyor. Aksi takdirde 4*4 arabasından inmeden basıp geçip, çöpünü de arabanın penceresinden atan insanlar gelebilirdi.

      Ayrıca bu bağlantı kopukluğu deniz suyunun ormanın içlerine iyice yayılmasını sağlıyor.



      Bu minik maceralı geçişi tamamladıktan sonra başladık ada boyunca ilerlemeye. İşte izlenimlerim.


      Deniz kabukları; 

      Kıyıda deniz kabuğu çok ancak ben Marun renk olanını göremedim. 





      Bitki örtüsü;

      Yürüyüş yolunda suyun dışındaki bölgeler tipik çöl. Yol üzerinde yürürken serap gibi bu bitki karşımıza çıkıverdi. Şimdiye değin hiç görmemiştim.  




      Hayvanlar;

      Adada bitkilerden başka minik kara canlıları da bize merhaba dedi.


      Göç yolundaki kuşlar, flamingolar.


      Deniz canlıları açısından ise, Mangrove ormanlarının bulundukları bölgelerin sığ olması nedeniyle büyük balıkların giremeyeceği bir yer olduğu ve küçük balık yavrularının sığınıp büyümeleri için çok uygun bir ortam olduğu belirtiliyor.


      Adanın kıyıdan uzak orta bölgesinin genel görüntüsü kıyıdaki Mangrove görüntüsünden uzak.

      Adanın çıkışında Devlet’in büyük bir süs bitkisi üretme çiftliği var. Şeyha Moza’nın destekleri ile kurulmuş. Her yıl bir çeşit süs bitkisi üretiliyormuş. Gezebilirmiyiz diye baktık. Ancak kapalı. İlginç olan içerde kimse de yok gibiydi. Çiçeklere kim, ne zaman bakıyor acaba? Sadece Cumaları açık oluyormuş. Hedefim en kısa zamanda orayı da gezmek.

      Yazımın sonunda ben de kendi yetiştirdiğim domateslerimin resmini ekliyorum. Domateslerin hikayesi ilginç. Tohumdan fide haline kadar gökdelendeki bir ev içindeki camın önünde büyütüldüler. Fide haliyle bana geldiler ve bende saksıya göçertip evin önüne koydum. Sonra yerlerini tüm gün boyunca güneş alabilecekleri bir başka noktaya taşıdım. Ama yine de bir süre sonra büyümeleri yavaşlayınca toprak yeterince zengin değilmiş deyip Pazar’dan aldığım koyun gübresi ekledim. Sonra bu hale geldiler.